|
 |
« : 13 Haziran 2006, 12:45:09 Sal » |
|
“Kalanlar da gitmiyor mu aslında?”
Zoraki gündemlerin arkasında duran Zagros, mağaranın giriş duvarına kazınmış figürlerin üzerinden geçerken parmak uçlarıyla bir ezginin çok gerilerden kulağına doğru geldiğini duyar gibi oldu. Bu, köyün türkülerinden bir tanesiydi. Durdu. Loş mağaranın içinde gölge oyunlarını seven bir grup yaramaz tavan ile yer arasında yakalamaca oynarken küçük oyma pencerelerden içeri giren ağaçların yaprak hışırtısı olmasaydı daha anlaşılır olabilirdi belki.
“dar gelir üzerine hayat, hey deda
toprak açılır her gün kaç kere
sıra sende, çağırt ardından beni
gelir alırlar hey deda
hey deda...”
Marianna Kilisesi az ileride ziyaretçilerini bekliyordu. Son yıllarda bu sessiz bölgeyi aniden dolduran insanlardan her taşı büyük bir hazine ararmış gibi kaldıranlara bakıyordu. Zagros on beş yaşına yeni girdiği gün, -yaklaşık iki hafta önce- kendisine “Zagros” adını veren dedesini kaybetmiş, onu köyün çok uzağında olmayan biraz ağaçlı mezarlığa gömmüşlerdi. Zagros toprak evin penceresinden izledi kalabalığın mezarlığa doğru gidişini. Evden çıkıp uğurlamadı dedesini. Sessizce baktı en sevdiği insanın arkasından. Zagros onun torunuydu, Mir Ali Sungur Bey’in.
“Kar yağıyordu, yürüyemiyorduk artık. Her adımda içine gömülüyorduk karın. Kaçtığımız insanlar peşimizdeydi. Onlar da kara saplanıp kalıyorlardı bizim gibi. Kışın en sert zamanlarında bizi Zagros eteklerinde kıstırıp öldüreceklerini düşünmüşlerdi. Kaçtık. Kışa doğru kaçtık. Kar beyazdı. Üzerimizdeki siyah kalpaklarla iyice görünelim diye kara doğru kaçtık. Başka yol yoktu. Başka yön yoktu. En dik tarafına doğru dağın kaçtık. Bir toplu aileydik işte. Yirmi beş kişi birden hiçbir şeysiz can derdine düştük de kaçtık. Buralara kadar. Sonra çekildi demir perde. Dönemedik. Ya bizi öldü sandılar. Ya da buraya sıkıştığımızı anladılar.”
“Sana çok anlatacaklarım var” derdi hep Mir Ali Sungur Bey.
Anlattı.
Anlattı.
Anlattı.
Son zamanlarda kalbinde yorgunluk belirtleri göstermeye başladığında Zagros telaşlanmıştı sessizce. Hep sessizce. “Anlatacaklarının tamamı biter mi?” diye sormak geçti işte o zaman aklından da pek cesaret edemedi. Ki herkes alışmıştı onun derin, belirsiz ve acıtan sessizliğine. “O gözleriyle konuşur” derdi Mir Ali Sungur Bey sevgili torunu Zagros için. Son torunu. İlk ve son erkek torununa bu Zagros ismini verirken demişti ki odada bulunanlara bundan on beş yıl önce: “Bir dağın adıdır bu: Zagros... Asi ve ulu dağ. Uzakta, çok uzakta dimdik durur. Siz bilmezsiniz. Oytal’dan, köyümüzden görünmez, esen rüzgarı buraya dek ulaşmaz, oraya giden geri gelmez, benim gibi buraya gelen de bir daha geri oraya gidemez.”
Zagros, adını hiç görmediği dağdan almıştı da oraya nasıl gidilir bir de onu öğretseydi dedesi. Alırdı yanına ekmeğini, peynirini... Olmaz mıydı ki? Olmaz mı hiç, olurdu tabiî de şu demir perde de neydi ki? Mağaranın odalarını yine dolaşmaya başladı Zagros. Çocukluğu bu mağarada dolaşmakla geçti diye kızmadı hiç annesi Liana. Mir Ali Sungur Bey hep gelinine “Seni Zagros’a Küfür Yasaküreceğim” derdi. Liana bakışları hülyalı hep Mir Ali Sungur Bey’in elini kaldırıp işaret parmağıyla gösterdiği yöne bakardı belki Zagros’u görebilmek için. Liana ve Zagros birbirini hiç göremedi.
“Kaçanlar vardı o zamanlar. O zamanlar toprakların üzerinde hep bir yandan öte yana kaçmak zorunda bırakılan insanlar vardı. Mavi gözlü kızlar, siyah saçlı adamlar onları yakalayana kadar kaçtılar.
Oytal hiç bu aile kadar arka arkaya ölüm görmemişti. Mir Ali Sungur Bey yaşadığı yıllar boyu ailesindeki kayıpları oturduğu yerden izlemek zorunda kaldı. “Zagros’ta bir hatanın bedelidir bu” dedi hep. Ama gerisini hiç getirmedi. İnsanlar sırlarıyla yaşamayı becerebiliyorlardı ama, hayat o sırları onlara unutturmamak için elinden geleni yapıyordu. Hataların bedeli bazen küçük bir tokat gibi dönüyordu, bazen de sonu gelmeyen acılar giyinerek.
Oytal’da nehir kenarında balık tutanlar her düğün eğlencesinde mutlaka söylenen “yaz geldi” türküsünü söylüyorlardı.
Bir kedi güneşlenmek için bir taşın üzerine uzanmıştı.
Söğütler yapraklarını suya indirmişti.
Çocuklar kendi dillerince aralarında konuşup suyun içinde koşuyorlardı.
Bu köyde on yedi dil birden konuşuluyordu.
Zagros bunca dil içinde bir tanesini bile konuşmayı denemedi.
Birgün köyü ziyarete gelenler arasında bir bayan farketti Zagros.
bayan her konuştuğunda Zagros’un içi açıldı.
Mir Ali Sungur Bey’in dilini konuşan bu bayan kimdi öğrenmek istedi, ama soru sorabilmek için konuşması gerekiyordu.
İşte o gün o bayanın yanına gidip de o güne kadar hiç konuşmayan Zagros konuşmak için dedesinin dilini seçerek “siz nereden geldiniz?” diye sordu.
“Belen’den geldim” dedi bayan.
“Zagros Dağı’nda mı?” diye sordu Zagros.
“Amanos Dağları’nda” dedi bayan.
“Benim adım Zagros” dedi Zagros.
“Benim adım da Belen” dedi bayan.
“Beni de Küfür Yasakürsen” dedi Zagros.
“Gel” dedi Belen.
Gittiler.
Geride Oytal.
mor leke:
“Ölürsem Beni Seninle Ararlar Şimdi”
Cezmi Ersöz
“Başkalarının görmediği,
görüp de anlamadığı şeyleri görür
ve
hissedersiniz de,
sizi asıl ilgilendiren, ilgilendirmesi gereken şeyleri
bir türlü görüp hissedemezsiniz.”
|