|
 |
« : 18 Haziran 2006, 02:50:26 Paz » |
|
Birgün mürîdleri Şâh-ı Nakşibend Hazretleri'nden keramet istemişlerdi. Buyurdular ki: "- Bizim kerametimiz açıktır. İşte bakınız; omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabiliyor ve yeryüzünde yürüyebiliyoruz. Bundan daha büyük keramet mi olur?.." Ardından tasavvufta mühim olan hususun keramet değil istikâmet olduğunu bir kez daha hatırlatarak şöyle buyurdular: "- Bir kimse bir bahçeye girse ve orada her ağacın yaprak yaprak dile gelip: «Ey Allah'ın velîsi merhaba!» diye seslendiğini duysa, zahiren de bâtınen de bu sese asla iltifat etmemeli! Bilâkis kulluktaki gayret ve azmi daha da ziyâdeleşmelidir." Bunun üzerine bazı müridleri: "- Efendim, ne kadar üzerini örtseniz de sizden de zaman zaman keramet zahir olmakta!.." dediler. O büyük tevazu âbidesi: "- O müşahede ettikleriniz, mürîdlerimin kerametleridir." buyurdu. Çünkü o öyle bir mahfiyet (hâlini gizleme) içerisindeydi ki, hayatta iken söz ve kerametlerini yazmak isteyen mürîdi Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf'a müsâade etmemişti. DÜSTUR: İslâm büyükleri, Hak yolunda kendilerine dâima kerameti değil istikâmeti düstur edinerek nail oldukları yüce makamlara erişebilmişlerdir. Onlar, keramet sayesinde havada uçan kuşun, suda yüzen balığın sahip olduklarından daha fazla bir değer kazanmadıklarını dile getirmişlerdir. Yine onlar, yegâne marifetin, kuş ile balığın yaptığını taklide yönelmek değil, Hakk'ın rızâsına ram olarak yüksek bir kulluk şuuru içinde istikâmet üzere yaşayabilmekte olduğunu, her vesîle ile ifâde etmişler ve bunu halleriyle de göstermişlerdir.
|