23 Kasım 2008, 14:46:10 Paz *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
13- Foruma üye olan herkes bu şartları kabul etmis sayılır.
 
  Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2
1  Kralforumcu Genel / Hikaye, Efsane Garip Olay / Yakışıklı Geyik : 31 Ağustos 2008, 15:25:04 Paz
Tibet munçağının Hani adında bir papağanı vardı. Munçak, Hani’yi satmak istiyordu fakat kimse Hani’yi almaya yanaşmıyordu. İşte, az önce tavşanın biri Hani’yi satın almak istemiş ama Hani olur olmaz yerde söze karışarak bu satışı engellemişti. Tavşan gittikten sonra, onların arasında şu konuşma geçti:

“ Kızma be Munçak..Ne olmuş yani iki çift de söz biz ettiysek. Ben sadece kendimi tanıtmaya çalıştım. Bunun için çeşitli konularda fikir ileri sürüp, yorum yaptım. Kime ne zararı var benim fikirlerimin. Beyinsel fonksiyonlarımın bir ürünü bu fikirler, yani işleyen beyin fikir üretiyor, fikir söz şeklinde ağızdan çıkıyor. Hem tavşan beni beğenmediğinden değil, seninle olmam çok daha faydalı olacağı için, beni satın almadı ve tavşan beni satın almadı diye bana kızmak hakkına sahip değilsin. “

Bunun üzerine Munçak, Hani’nin bulunduğu kafese sarıldı:

“ Canım Hani, seni satmak benim zoruma gitmiyor mu sanıyorsun? Yüreğim parçalansa da seni satmaya mecburum. Tavşan çok zengindi, süper para teklif etti. Bir ev alır, içini dayar döşer, kalanla iş kurardım, hayatım kurtulurdu. Keşke her söze limon sıkıp tavşanı vazgeçirmeseydin. “

“ Tamam, Munçak. Beni sevdiğini ispatladın. Şimdi bir adım geriye git de, havasız kalmaktan kurtulayım. İki adım demedim yakışıklı geyik, bir adım dedim. Bir adım ileri gelirsen söyleyeceklerimi daha yakından dinlemek ve daha iyi anlamak şansına kavuşursun. Eee ne diyordun, beni satıp dayalı - döşeli ev alıyordun, iş kuruyordun. Ya ben ne oluyorum? “ 

“ Ne demek, ben ne oluyorum? Sen zengin birinin yanına gidiyorsun ve lüks içinde yaşıyorsun. Yeni sahibin belki seni altın bir kafese koyar. Hayatın değişir, gerçek mutluluk neymiş öğrenirsin. “

“ Altın kafes ve gerçek mutluluk. Altın kafesi anladım da, gerçek mutluluk ne demekmiş? Şu mutluluk denen olgunun gerçeği nasıl oluyor? “

“ Bak Hani, şimdiye kadar sevinçli olduğumuz, mutlu olduğumuz zamanlar vardı. Arada mutsuz olduğumuz durumlar da bulunuyor. Bazen ne mutluluğu, ne mutsuzluğu düşünmeden yaşarız. İşte, bu mutluluk hayali mutluluktur;  bir görünür, bir yok olur. Gerçek mutluluk ise, süregelir yani hep mutlu olursun. “

“ Zengin tavşan beni almış olsaydı, altın kafese koymuş olsaydı, en güzel yiyeceklerle besleseydi gerçek mutluluk neymiş öğrenemezdim, çünkü sen yanımda yoksun diye mutsuz olurdum. “

Hani’nin böyle konuşması üzerine Munçak derinden etkilendi. İçi cız etti. Onu satarsam mutsuz olacak, diye düşündü. Satmasa ne kaybederdi? Yatacak yeri vardı. Yiyecek, içecek ormanda boldu. Hem Hani gibi bir dostu arasan bulamazdın. Söyledikleri ise, yabana atılır cinsten değildi. Anlayana çok şey öğretirdi. Munçak, seni satmaktan vazgeçtim deyince Hani bir sevindi, bir sevindi ki, sormayın.

Aradan aylar geçti. Sonbaharın son günleriydi. Havalar soğumaya başlamıştı. Tibet Dağları’nda yaşayan geyiklerin bölge temsilcilerinin toplanıp, kış için gerekli hazırlıkları konuşacakları gün gelmişti. Toplantı alanına geyikler üçlü gruplar halinde geliyordu. Munçak ise, Hani’yi mağarada bırakmıştı. İki arkadaşıyla birlikte toplantı alanına gelince geyiklerin sevgi gösterisiyle karşılandı. Munçak biraz sonra toplantı başkanlığı için aday olduğunu açıkladı.

Hani mağaranın dışında gürültüler duydu. Kulak kabarttı. Pek çok ayak sesi gittikçe yakınlaştı ve duruldu. Artık tek bir ses duyuluyordu. O da, bir insan sesiydi. Ses özet olarak, geyiklerin yaptıkları toplantının basılacağını ve bütün geyiklerin kurşunlanacağını söylüyordu. Gelenler, yarım saat sonra gidince, Hani toparlandı. Bunlar kötü insanlardı. Bir katliam yapacaklardı. Oysa Munçak giderken neşeliydi. Başkan seçilirim diyordu. Munçak ölmemeliydi, hiçbir geyik ölmemeliydi. Yazıktı onlara. Katliam olmayacaktı. Kafesten çıkar, uçarak gider, duyduklarını söyler, onları kurtarırdı.

Hani çok uğraştı demir kafesin kilidini kırmak için. Kanatlanıp kanatlanıp kafesi taş duvara çarptı. Her tarafı yara-bere içinde kaldı. Tüyleri birer birer kopup yere düşüyordu. Hani’nin bu inanılmaz güç gösterisine kilit dayanamadı ve kırıldı. Hani kafesten fırlayıp, mağaranın dışına çıktı. Fakat Hani bir türlü uçmayı başaramadı. Yardıma koşamadı. Bunda Hani’nin kafeste doğup büyümesinin rolü vardı. Zaten Hani hayatı boyunca hiç uçmamıştı. Kötü insanların yaptığı katliam korkunç oldu. Geyiklerin çoğu toplantı alanında can verdi. Sadece Munçak ve dört Barasinga geyiği kurtulmayı başardı.

Munçak, Barasinga geyikleriyle birlikte, mağaraya geldiğinde Hani’yi bulamadı. Demir kafes yerde, kilidi kırılmış, mağara Hani’nin güzelim tüyleriyle doluydu. Munçak dışarı çıkınca ayak izlerini fark etti. İnsanların ayak izlerini. Oysa bu izler mağarada yoktu. İzler aşağıdan geliyor, toplantı alanına doğru gidiyordu. Demek ki, insanlar burada mola vermişlerdi ve Hani konuşmaları duyup yardıma gelmek amacıyla kafesin kilidini zorlukla kırmıştı. Hani uçamazdı, yardıma gelemezdi, o zaman neredeydi? Munçak önce Hani’yi bulacak ve sonra başarılması olanaksız gibi görünen planını uygulayıp, tam toplantı başkanı seçildiği anda ortalığı kan gölüne çeviren, masum geyikleri katleden insanları cezalandıracaktı. Munçak, ayak izlerini takip ederek, Hani’yi buldu. Zaten fazla uzağa gidememiş, biraz ilerdeki çalıların dibinde baygın yatıyordu. Yaraları sarıldıktan sonra mağaraya bırakıldı.

Munçak ve Barasinga geyikleri gece yarısı toplantı alanını rahatça görebilecekleri bir tepeye çıkarak durum değerlendirmesi yaptılar. İnsanlar, çadırlarda uyuyorlardı. Sadece üç nöbetçi bırakmışlardı. Munçak işin bu gece bitmesini istiyordu. Fakat Barasinga geyikleri yarın öğle vakti, gündüz gözüyle diyorlardı. Munçak, onlarla fazla tartışmadı. Tamam, sizin dediğiniz olsun, diyerek sözü bağladı. Daha sonra geyikler bir mağaraya girip yattılar. Barasinga geyikleri uyur, Munçak uyumazdı. Sessizce mağaradan çıkarak, toplantı alanına geldi. Nöbetçileri kollayarak çadırlara yaklaştı. Üstün koku alma gücünü kullanarak cephanelik çadırını buldu. Kapıdaki nöbetçiyi bayıltarak çadıra girdi. Dinamit dolu çantayla bir kutu kibrit alarak kaçtı. Munçak tepeye çıktı. Oradaki gölün toplantı alanına bakan yamaçlarındaki kayaların arasına dinamitleri yerleştirdi ve fitili ateşledi. Biraz sonra patlayan dinamitler büyük kaya parçalarını ve tonlarca suyu toplantı alanına indirdi.

Munçak sabah olunca toplantı alanına şöyle bir baktı. Çadırlar yoktu, ortalıkta insan görünmüyordu. İnsanların hepsi ölmüş müydü? Sağ kalanlar varsa garanti peşine düşeceklerdi. O zaman Barasinga geyiklerini yanına alarak  tepenin arkasındaki bataklığa sığınacaktı.

Munçak, Barasinga geyiklerini mağarada buldu. Onlar, gece yarısı yer sarsıntısı olduğunu zannetmişler ve dışarı çıkmamışlardı. Olanları Munçak’tan dinleyince çok kızdılar. Dördü birlik olup Munçak’ın üstüne yürüdüler. Munçak mağaradan kendini dışarı zor attı. Barasingalar, laf anlamıyordu. Amaç, hunharca öldürülen geyiklerin intikamını almak değil miydi? İşte, intikam alınmıştı. Bu nefret nedendi? Gündüz gözüyle zaten bir şey yapılamazdı. Barasingaların belli bir planı yoktu. Güpegündüz eli silahlı onca insanın üstüne tekme-yumruk yürüyemezdin ya. Bol bol yiyip,  bel bel bakınmakla intikam alınamazdı. Masum geyiklerin kanı yerde kalırdı. Birbiri ardınca patlayan silahlar anlamsız tartışmaya son verdi. Munçak ve Barasingalar, hızla tepeyi aşıp, bataklığa doğru kaçtılar. Peşlerinde büyük patlamadan sağ kalan üç insan vardı. Gözleri dönmüş, acımasız, katil ruhlu insanlardı.

Bataklıkta Munçak’la  Barasingalar arasında yeni bir anlaşmazlık çıktı. Barasingalar, üç insandan  kaçmayı gururlarına yedirememişti. Onların silahları varsa bizim boynuzlarımız var diyorlardı. Geri dönüp saldıracaklardı. Munçak çok diretti dönmeyin diye ama dinletemedi. Munçak’ın boş bulunduğu bir anda onu bataklığın çamurlu sularına ittiler. Munçak ağır ağır bataklığa gömülürken, bir kez olsun yardım edin demedi. Bütün Barasinga geyikleri böyle değildi ama, bu dört terso nasıl bir araya gelmişti, hayret!..Barasingalar, bataklığın çıkışında namlulara hedef oldular ve birer birer cansız yere serildiler.

Aradan altı ay geçti. İnsanlar gitmiş, olanlar unutulmuştu. Papağan Hani iyileşmiş, uçmayı öğrenmişti. Munçak’ı arıyordu, neredeydi Munçak? Hani, bir gün  bataklıktaki ağaçların birinin üstünde dinleniyordu. Uzaklarda bir geyik gördü. İster misin bu Munçak olsundu? Hani, heyecan içindeydi, yakındaki bir ağaca kondu. Artık emindi, Munçak karşısındaydı. Hani, sevinç çığlıkları atarak, Munçak’la kucaklaştı. Munçak ise, Hani’ye hiç beklemediği bir anda kavuşmuştu. Olanı, biteni anlattı. Barasingalar tarafından bataklığa itildikten sonra hayattan ümit kestiğini söyledi. Bunun üzerine Hani:

“ Peki, nasıl kurtuldun? “ diye sordu.

Munçak:

“ Kurtulmadım, kurtarıldım…” dedi.

“ Seni kim kurtardı? “

“ Su yılanı Rave. Dört metre boyunda, iri bir su yılanı. Beni yeniden hayata döndürdü. Onunla çok iyi arkadaş olduk. Güçlü bir karakter yapısına ve sağlam bir iradeye sahip. Ağzından kırıcı söz duyamazsın, yalan söylemez, kötülük bilmez. “

“ Rave şimdi nerede? “

“ Buralardadır. Bazen benden ayrılır, şöyle bir dolaşıp geleyim, der gider. İki, üç saat ortada görünmez. Nereye gider, ne yapar bilmem. “

“ Sorsan ya, arkadaş neredeydin, diye. “

“ O kadarı da fazla. Özel hayatına karışamam. Dostları, arkadaşları vardır, onların yanına gidiyordur. Herhalde bütün zamanını bana ayıracak değildi. “

“ Gel Munçak, takip edelim şu Rave’yi. Bakalım nerelere gidiyor, neler  yapıyor? “

“ Takip edelim de, ayıp etmiş olmaz mıyız? Belki bizim bilmememiz gereken durumlar vardır. Hem Rave, takip edildiğini fark ederse bize kızabilir. “

“ Kızmaz, kızmaz. Yardıma ihtiyacı olabilir Rave’nin, ama bunu sana söyleyememiştir. Aniden ortaya çıkarız, Rave sevinir. Eğer yanlış yapmışsak suç benim, seni ben zorladım. Sen beni kırmamak için, bu işe girdin. Tamam mı? “

“ Tamam değil. Senin önsezilerine güvenirim. Boşuna konuşmazsın. Macera olsun diye hiçbir işe kalkışmazsın. Garanti Rave’nin yardıma ihtiyacı vardır. Dikkat ediyorum da, son günlerde daha az konuşur oldu. Gittiği yerden dönünce hep düşünceli oluyor, dalıp gidiyor. Ben konuşuyorum, o dinliyor. Aradan birkaç saat geçmeden kendine gelemiyor. Rave’yi takip ederiz ama bir şartla: Yanlışa düşersek suç ikimizin olur. “

“ Aslanım Munçak, seni seviyorum, şartını kabul ediyorum. “

Munçak daha sonra hayatını borçlu olduğu su yılanı Rave’yi Hani ile tanıştırdı. Hani ilk anda çekindi Rave’den.

‘ Ne kadar kocamanmış. Falso yaparsak ve bir kızarsa yutar beni bu Rave ‘ diye düşündü. Plan, kusursuz olmalıydı. Rave hiçbir şeyin farkına varmamalıydı. Kolay değildi, Munçak ölümden dönmüştü. Daha tam olarak toparlanamamıştı. O, bataklıkta kısılıp kalacak bir geyik olamazdı. Bataklıktaki yaşam eski Munçak’tan pek çok şeyi alıp Küfür Yasakürmüştü. Yürümesi yavaşlamıştı, hızlı koşamıyordu. Neredeydi o rüzgârla yarışan geyik? Zayıflamıştı azıcık, eskisi gibi heybetli değildi. Ayrıca boynuzunun biri ortadan kırıktı. Munçak, Barasingalar mağarada kendisine saldırdığında boynuzunun kırıldığını söylemişti. Munçak’ı bu işe fazla karıştırmadan Rave’nin durumunu araştırmalı, yardıma ihtiyacı varsa yardım etmeli, Munçak’ın Rave’ye can borcu ödenmeli ve Munçak’ı bataklıktan kurtarıp ormana Küfür Yasakürmeliydi. İşte, o zaman Munçak yine rüzgârla yarışırdı. Eğer Munçak isterse, yeniden bir kafese girer, Munçak’ın onu iyi bir fiyata satmasını beklerdi. Yeter ki, Munçak bataklıktan kurtulsundu. Arkadaşlık dediğin böyle olurdu.

Bir gün Hani başının ağrıdığını söyleyerek bataklıktaki mağarada kaldı. Munçak ile Rave gezmeye çıktılar. Bir saat sonra Rave, şöyle bir dolaşıp geleyim, dedi ve Munçak’tan ayrıldı. Rave bataklık suyuna girdi ve yüzmeye başladı. Hani ise, gökyüzünde yükseklerde uçarak, Rave’yi izliyordu. O, bugün Rave’nin nereye gittiğini, ne yaptığını öğrenmeye kararlıydı.

Rave uzun süre yüzdükten sonra küçük bir adaya çıktı. Yanına kendi kadar bir su yılanı ve on tane yavru su yılanı geldi. İki saate yakın onların yanında kalan Rave, daha sonra geldiği yoldan Munçak’ı bıraktığı yere doğru yüzmeye başladı. Hani, Rave’den önce, Munçak’ı buldu. Olanları anlattı. Her şey apaçık ortadaydı. Rave eşini ve yavrularını görmeye gidiyordu.

Munçak, Rave gelince, artık ormana gitmek istediğini, ormanı özlediğini söyledi. Rave ısrar etti Munçak’a kal diye ama Munçak, kesin kararını verdiğini, gideceğini, ara sıra ziyarete geleceğini söyledi. Daha sonra Munçak ile Hani, Rave’ye bol şans dileyerek ayrıldılar. Munçak ormanda birkaç ayda kendine geldi. Güçlendi. Hızlı koşmaya başladı. Hem öyle hızlı koşmaya başladı ki, Hani uçarak O’nu geçmekte zorlanıyordu.

Yazan : Serdar Yıldırım
2  Kralforumcu Genel / Hikaye, Efsane Garip Olay / Gezgin Şehmuz ile Fakir Padişah : 21 Haziran 2008, 20:58:34 Cts


Gezgin Şehmuz  geze geze yoklar, yoksulluklar ülkesine varmış. Gezdikçe, insanların nasıl bu kadar yoksul olduklarına  şaşırıp  kalmış. Giydikleri  elbiseler  eski,  yamalı,  yırtık  pırtıkmış. Ayaklarında ise, birer tahta çarık, yalınayak dolaşanlar  bile  varmış.  Köyler,  kasabalar   ve şehirlerdeki  evler   tek  katlı,  ahşap  yapılarmış. Tarlalar,  bağlar,  bahçeler  belirli  yerlerde bulunuyor, fakat ülkenin genişliğine oranla  az yer kaplıyormuş.  Başkente  gitmiş.  Padişahın  sarayının nerede olduğunu sormuş. İlerde,  ağaçlar  arasında  demişler.  Ağaçlığın  kenarında atından inmiş.Ağaçların arasından yürümüş, sonunda yolu geniş bir düzlüğe çıkmış. Bakınmış ortada iki katlı ahşap bir evden başka bina görememiş. Ahşap binanın çevresinde beş altı kişi, ellerinde  kazmalarla  toprağı  kazıyorlar,  ekim - dikim  işiyle  uğraşıyorlarmış.  Yanlarına yaklaşmış:

“ Kusura kalmayın ağalar, sarayı burada  diye  tarif ettiler.  Acaba  yanlış  mı  geldim? “  diye sormuş. 

“ Doğru gelmişsin, beyim!..Bizim padişahın sarayı işte burası. “ demiş köylülerden birisi ve eliyle iki katlı ahşap yapıyı işaret etmiş.

Gezgin Şehmuz, iliklerine kadar titrediğini hissetmiş. Koca bir ülkenin padişahı, nasıl olur da bu eski binada  hüküm sürer?..Aklına,  hayallerine  sığdıramamış.  Başı  dönmüş,   bakışları bulanmış, olduğu yere çöküvermiş. Az biraz dinlendikten sonra, başını elleri  arasına  almış, düşünceye dalmış. ‘ Vah bana, vahlar bana. Nasıl oldu  da  düşünemedim?  Onca  yoksulluk varken, bu yoksulluğu yöneten padişahın da yoksul olacağını, fakir  padişah  olacağını. Çok yerler  gördüm,  çok  insanlar  tanıdım.  Demek  ki,  tecrübe  de  bazı  durumlarda  pek  işe yaramazmış.Neyse, kalk bakalım, Şehmuz.Gidelim, görelim şu fakir padişahı, yoksulluğunun derecesini ölçelim. ‘ Etrafında  toplananlara:

“ Yok bir şeyim.Yorgunluktan herhalde başım döndü. Padişahınızla görüşmek isterim.Gezgin  Şehmuz geldi deyin kendisine.“ demiş.Oradakiler, sevinçle birbirlerine bakınmışlar.İçlerinden birisi dönmüş. Koşarak, padişaha haber vermeye gitmiş.

Gezgin Şehmuz, biraz sonra padişahın odasına girmiş. Orta  yaşlı  padişah,  kendisini  ayakta karşılamış, gülerek:

“ Hoş geldin!..Sefalar getirdin. Demek Gezgin Şehmuz sensin. Yıllardır hakkında anlatılanları  can kulağıyla dinlerim.Gittiğin yerlere hareket, bereket getirirmişsin.Bilgine,sözüne,sohbetine doyulmazmış. Ben seni daha yaşlı zannederdim; pek gençmişsin. “

“ Hoş bulduk, padişah hazretleri. Hakkın ihsanları üzerinize olsun efendim. On beş yaşlarında ilk gezilerimize başladık, bir o kadarı da, yollarda geçti. Yıllar yollarda kaçar, yollarda yılları kovalar  dururum.  Gezerim, dolaşırım,  sorarım, öğrenirim.  Öğrendiklerimi,  bilmeyenlere öğretirim. Bilgiyi bilen yerlerden, bilgiyi bilmeyen yerlere bilgi taşırım. Benim yaptığıma bir nevi bilgi hamallığı denebilir. “ 

“ Doğru dersin Şehmuz, öğretenin olmadığı yerde bilginin varlığı bilinmiyor, hiçbir şey  de öğrenilemiyor. Neyse, yorgunsundur. Buyur, geç otur şöyle, rahatına bak..” diyerek padişah,
Şehmuz’a  tahta bir sandalye uzatmış, kendisi de başka bir sandalyeye oturmuş.

“ Şehmuz, sanırım buraya gelene kadar ülkemin  birçok  kasabasını,  köyünü  görmüşsündür. Halkımın  çok yoksul oluşu, şehirlerde  tüccar  bulunmayışı,  toprakların  büyük  kısmının  verimsiz oluşu mutlaka dikkatini çekmiştir. Yabancı ülke tüccarları gelmezler benim ülkeme. Mal getirseler kime satacaklar? Halkım kendi karnını doyuramazken  elbise mi,  ayakkabı mı 
düşünecek.  O boş gördüğün topraklarda çok denemeler yaptık, her türlü ürünü yetiştirmeyi denedik. Sonuç sıfır…” 

“ Değerli padişahım. Arazilerinizin büyük kısmı killi toprak tabir edilen cinsten.Killi topraklar  geçirimsiz topraklardır. Bu toprağa dikilen nebatların kökleri hava  ile  temas  edemez. Yağan yağmur suları  bitkinin  köklerine  ulaşamaz. Hava ve su olmayınca  da  bitkiler  yaşayamaz. Ülkeniz topraklarının verimli olan küçük bir bölümü kumlu topraklardır.  Kumlu  topraklar, bazı sebze ve meyvelerin yetişmesine elverişlidir. Fakat, kum oranı biraz fazlacadır. Uygun yerlerde killi toprakları kumlu topraklarla karıştıralım. Bu  karışım  gübre  ile  desteklenirse humuslu toprak oluşur. Humuslu topraklar verimli topraklardır. Bol ürün elde edilir. Ayrıca suni göletler yapılırsa, buralarda balık nesli  çoğaltılabilir. Ülke  insanlarının  et  ve  protein ihtiyacı karşılanabilir. Zamanla ihtiyaç fazlası ürünler ve balıklar komşu ülkelere satılıp para bile kazanılabilir. “

Gezgin Şehmuz’un  anlattıklarını  dikkatle dinleyen padişah:

“Aman be Şehmuz,yeter ki kendimizi doyuralım, para kazanması eksik kalsın.Duymadığımız,   bilmediğimiz nice şeyler söylersin.  Ağzından  bal  akar. Demek  ziraat  işlerinde  böylesine metotlar geliştirilmiş. İki yarımın toplamı bir değil, dört edermiş, beş edermiş demek ki. Hiç vakit kaybetmeye gelmez. Şehirlerden, kasabalardan, köylerden  temsilciler  gelsin.  Burada yapmaları gerekenleri öğrensinler. Öğrendiklerini gittikleri yerlerde  öğretsinler.  Şu  andan itibaren ülkemde genel tarım seferberliğini  başlatıyorum. “ demiş.

Ekim-dikim işlerinin başladığı günlerde, Gezgin Şehmuz’un gelişi, fakir ülke için büyük bir şans  olmuş. Herkes, Gezgin Şehmuz’un  anlattıklarını  can  kulağı  ile  dinlemiş.  Bilenler, bilmeyenlere anlatmış. Günlerce, haftalarca arabalarla kumlu toprak taşınmış. Yumuşak bir toprak çeşidi olan  killi  toprakla  karıştırılmış. Hazırlanan  tarlalar  sürülmüş,  gübrelenmiş, tohumlar atılmış. Su kanalları  açılmış. Tarlalar  sulanmış.  Sonbahar  yağmurları  toprağın sulanma işine kesin çözüm getirmiş. Ekim-dikim işleri bittikten sonra  uygun  yerlerde  suni göletler hazırlanmış. Buralarda balık yetiştirilmeye başlanmış. Aradan zaman geçmiş. Ülkenin birçok  yerinde  başaklar  boy  atmaya,  sebzeler  olgunlaşmaya  başlamış.  Herkes,  sevinç içindeymiş. Sebzeler ve meyveler toplanmış. Ambarlar ürünle dolmuş. Büyük ve küçükbaş hayvanlar çayırlarda, çimenlerde otlamışlar. Eskiden, zayıflıktan kemikleri sayılacak halde olan hayvanlar gelişmişler, semizleşmişler.

Ertesi  yıl,  tarım  yapılan  topraklar  daha  da  genişletilmiş.  Tarlalara  yeni  tarlalar  katılmış.  Kendilerine yetecek kadar yiyecek yiyen fakir ülkenin insanları daha bir hırsla, azimle işlerine sarılmışlar. Çok çalışmışlar. Hasat mevsiminden sonra ürün fazlasını elbise, ayakkabı, kumaş, ev eşyası gibi acil ihtiyaçlar karşılığında komşu ülkelerle takas etmişler. Önceleri  bu  ülkenin adını bile anmayan yabancı tüccarlar gelir, gider olmuşlar. Ticaret gelişmeye başlamış.

Daha ertesi yıl ürün bol olmuş. Elbise, ayakkabı gibi ihtiyaçlarını karşılayan halk, ürünlerini  parayla satmışlar. Eski ahşap evler yıkılıp, yerine taştan, tuğladan, sağlam, iki üç  katlı evler  yaptırmaya başlamışlar. Padişah ise, iki katlı ahşap sarayının tam karşısına büyük  bir  saray  yaptırmış. Bu saraya taşınmış. Eski saray  Gezgin Şehmuz’un  ricası  üzerine  yıktırılmamış. Kapısına büyükçe bir levha asılmış. Levhaya Gezgin Şehmuz’un şu sözleri yazılmış.

“ Yok vardır. Var yoktadır. Önemli olan, yoktan varı ayırıp çekip almaktır. Yok  bir  tanedir. Bir yok,  iki yok olmaz. Var yoktan ayrılırsa çoğalır: İki olur, üç olur, beş  olur…Yok  varın gelişmesini önler, hapseder. Var yokun yokluğunda var olur, varlık olur. “

Gezgin  Şehmuz, üç yıldır bu ülkede olduğunu, ülkede yaşayan insanlara biraz olsun yardımcı olabildiyse kendisini bahtiyar ve mutlu hissedeceğini; öğrenme, inceleme, araştırma ile  çıkar  gözetmeksizin çok çalışmanın toplumları kalkındıracağını söyleyerek, padişahtan gitmek için izin istemiş. Padişah ve halk, her şeylerini borçlu oldukları, yoksulluğu yok eden  bu  değerli adamın  kalması  için  fazla  ısrar  etmemişler.  Biliyorlardı  ki , O,  bir  gezgindir.  Yardıma, öğrenmeye ihtiyaçları olan başkaları da bulunabilir. Gezgin  Şehmuz  padişah  ile  vedalaşıp saraydan ayrıldıktan sonra, padişah gözyaşlarını tutamamış. Evet…Bir  padişah  ağlıyormuş.


Yazan: Serdar  Yıldırım
3  Kralforumcu Genel / Hikaye, Efsane Garip Olay / Şampiyon Ördek : 01 Mayıs 2008, 09:40:42 Prş


Bir gölün çevresinde binlerce  ördek  yaşıyordu. Bu  ördekler  çeşitli  yarışmalar  düzenlerler, centilmence mücadele ederler ve birinci gelenleri ödüllendirirlerdi. Son  birkaç yıldır yapılan yarışmalarda birinciliği Gadro kazanıyordu.Yüzme yarışı olsun, dalma olsun,  güzel  yürüme yarışması olsun Gadro hep önde, hep birinciydi. Gadro, arkadaşları oyun oynarken tek başına antrenman yapmış, hırsla kendini büyük bir şampiyon olacağım diyerek yetiştirmişti.  Birinci olamamak diye bir şeyi düşünemezdi. Zaten her şeyden emin olmadan yarışmalara katılmamış ve girdiği ilk yarışmadan zaferle çıkmıştı.   

Gadro, son günlerde arkadaşlarına yakında buralardan gideceğini söylemeye başladı. Zaten burada sıkışıp kalmıştı. Dünya bu kadar  küçük  değildi. Çekip  gitmeli  dünyaya  Gadro’yu tanıtmalıydı. Gadro, bir gün ansızın  çekip  gitti. Hızlı adımlarla  yürüyüp  giderken,  dönüp arkasına bakmadı. Gadro, gölden  uzaklaştıkça  kalbini kemirmeye başlayan huzursuzluğun gitgide büyümekte olduğunu fark etti. Ne zaman birkaç orman  hayvanını  bir  arada  görüp yanlarına gitmeye kalksa huzursuzluğu çoğalıyordu. Çünkü onlar Gadro’ya sıradan biriymiş gibi davranıyorlar, bazı konularda ileri sürdüğü fikirlere gülüp geçiyorlardı.

Gadro, bir süre sonra yürüyüşünün bile gülümsemelere neden olduğunu görünce canı iyiden iyiye sıkılmaya başladı. Bunlar da kimdi böyle? Kim  oluyorlardı  da  onun  çapında  birine gülüyorlardı? O, koskoca bir şampiyondu. Göl kıyısında yaşayan binlerce ördek arasında adı bir ilah gibi anılıyordu. Ya bunları kim tanıyordu?  Daha  birbirlerini  tanımak  değil,  kendi kendilerini bile tanımıyordu bunlar. Kendi adını unutmuş biri, Gadro’nun namını işitmiş olsa bile, şimdi hatırlamasına olanak var mıydı? Zavallıydı bunlar, hepsi zavallıydı.

Gadro, pek çok yeri gezip dolaştıktan tam beş yıl sonra göl kıyısına geri  döndü. Artık  eskisi gibi göl kıyısında dolaşmıyor, geceleri gölde yüzme, dalma antrenmanları yapıyor, gündüzleri  ise, gölü rahatça görebileceği bir tepeye çıkarak, gölde yüzen ördekleri seyrediyordu. Gadro, bir gün yine bu tepeye çıkmıştı. Biraz sonra kırk elli ördeğin göl kıyısına gelerek, bunlardan ayrılan beş ördeğin göle girip birbirleriyle yarıştıklarını gördü. Arada bir, tek tük alkış sesleri duyuluyordu. Herhalde antrenman  yapıyorlar, diye  düşündü,  Gadro.  Aradan  biraz  zaman geçtikten sonra yaşlı bir ördeğin gelmekte olduğunu gören Gadro,  tanınmaması  için  giydiği şapkasını gözlerinin üstüne kadar indirdi.  Yaşlı ördek,  selam  verdikten  sonra,  Gadro’nun yanına oturdu:

“ Yarışmalara bu yıl da ilgi pek az..” dedi. “ Baksana beş ördek yarışıyor, taş çatlasa elli ördek onları alkışlayıp gayrete getirmeye çalışıyor. “

Gadro şaşırmıştı:

“ Ne dediniz?..Bunlar yarışıyorlar mı şimdi?..Hayret, ben antrenman yaptıklarını sanmıştım!.” 

Bunun üzerine yaşlı ördek:

“ Yarışıyorlar evlat, yarışıyorlar. “ dedi. “ Hem bu yarışma yılın en büyük yarışması.  Büyük ödülü bu yarışı birinci bitirecek uzun mesafe yüzücüsü ördek kazanacak. Eskiden bu gölde ne yarışmalar yapılırdı. Bu tepe, şu yandaki tepeler, şu gerideki tepeler, tıklım tıklım dolardı. Her yarışmaya yüzlerce ördek  katılırdı. Yarışmalar,  büyük  bir  çekişme  içinde  günlerce  devam ederdi. Son gün yapılan final yarışmalarıyla birinciler belli olur,  alkışlar  arasında  ödüllerini alırlardı. Ne  zaman ki, O, buralardan gitti, yarışmalardaki  tüm  heyecan  bitti. Böyle  giderse birkaç yıla kalmaz, yarışacak sporcu bulunmaz. Seyirci  olmayınca  yarışacak  sporcu  bulmak zor oluyor, evlat. “

Gadro, tanımasın diye yaşlı ördeğin yüzüne bakmıyordu. Yaşlı ördek sözlerini tamamlayınca, Gadro, tanınma korkusunu unutarak başını çevirirken şöyle konuştu:

“ O gittikten sonra yarışmalardaki tüm heyecan bitti dediniz. O dediğiniz kimdi ki? “

“ Bana bu soruyu sormakta yerden göğe kadar hakkın var, evlat. “dedi yaşlı ördek.“ Zaten sen sormasan da, ben onun adını söyleyecektim. Senin yabancı olduğun, çok uzaklardan buralara geldiğin  belli. Yoksa  kimden  söz  ettiğimi  anlardın. O,  dediğim Gadro’ydu,  evlat.  Gadro, büyük bir şampiyondu.İlk girdiği yarışmadan son girdiği yarışa kadar hep birinci oldu.Herkes, Gadro’yu  seyretmeye  gelirdi. Binlerce   seyircinin  yaptığı   tezahürat  korkunç  olurdu.  O yarışırken dağ-taş ( Gadro…Gadro…) diye inlerdi.Gadro gideli beş yıl oldu ama, onu bir türlü  unutamadık. Aradan bunca zaman geçmesine karşın birkaçımız nerede bir araya gelsek hemen Gadro’dan bahsetmeye başlarız. Gadro başkaydı canım, Gadro bambaşkaydı. “ 

Yaşlı ördek sözlerini tamamlarken Gadro duygulanmış  ve  göz  pınarlarında  biriken  yaşları silmek için  şapkasını  biraz  yukarıya  kaldırmıştı.  Kendisini  yarışırken  ve  göl  çevresinde gezerken pek çok defa gören yaşlı ördek karşısındakinin kim olduğunu  anlamıştı. Bu,  büyük şampiyon  Gadro’ydu. İnanılır gibi değildi. Demek  Gadro  yıllar  sonra  geri  dönmüştü.  İlk anlarda inkar  etmesine,  Gadro  olmadığını  söylemesine  karşın,  yaşlı  ördeğin  uzun  süren ısrarlarına dayanamayan Gadro, sonunda geri döndüğünün herkes tarafından bilinmesine razı oldu. 
Ertesi gün gölde binlerce ördek toplanmıştı.Hepsi, büyük bir sabırsızlıkla Gadro’yu bekliyordu. Gadro, onları fazla bekletmedi, geldi, göle girdi, yanında yaşlı ördek olduğu  halde,  ördeklerle tanıştı, hal hatır sordu, iltifatlar etti, onlarla kısa süren konuşmalar yaptı, gönüllerini aldı. Daha sonra düzenlenen yarışmaya kadar Gadro, genç ördeklere gölde antrenman yaptırdı. Onların iyi birer yarışmacı  olmaları  için  sonsuz  gayret  gösterdi. Düzenlenen  her  yarışmaya  Gadro  da katılıyordu. Eskiden olduğu gibi, yine her yarışmaya yüzlerce ördek katılıyor, yine  yarışmaları binlerce ördek seyrediyor, yine dağ-taş  ( Gadro…Gadro...  diye inliyordu. Gadro yarışmalarda  birincilikler alıyordu fakat bazı final yarışmalarında Gadro’nun geçildiği görülüyordu ve bunu Gadro’nun yeni şampiyonlar ortaya çıkması için yaptığını herkes biliyordu.


Gadro, yirmi dört yaşına girmiş ve iyice yaşlanmıştı. Birkaç yıldır sadece kısa mesafeli yüzme yarışlarına   katılıyordu.  Son  yarışında  ilk  metrelerde  fenalık  geçirmesine   karşın,  yarışı bırakmadı. En geride kalmıştı. Diğer ördekler yarışı tamamlayıp geriye  dönüp  baktıklarında Gadro’yu gördüler. Efsanevi şampiyon Gadro, ileri doğru yüzmeye çalıştıkça sırtüstü düşüyor, kendini kaybetmiş bir halde debelenip duruyordu. Yarışmacıların hepsinin üstünde Gadro’nun emeği vardı.O, gece gündüz demeden kendilerini bu yarışa hazırlamıştı. Hoca zor durumdaydı. Yardım etmeliydi. Yarışmacı ördekler,  bir çırpıda Gadro’nun yanına  gelip,  onu  kucakladılar. Yarı baygın durumdaki Gadro mırıldanıyordu.“Yarışı bitirmem lazım çocuklar, yarışı bitirmem lazım…”  Gadro, binlerce ördeğin derin bir sessizlik içinde ayakta izlediği son yarışını  diğer yarışmacıların kolları arasında bitirmeyi başardı.

Normalde bir ördeğin ortalama yaşam süresi yirmi beş  yıldı.  Fakat  Gadro  daha  uzun  yıllar yaşadı. Yarışmalarda yarışamasa bile yarışmalar yapılırken Gadro hep oradaydı.

Yazan:  Serdar  Yıldırım
 
4  Kralforumcu Genel / Hikaye, Efsane Garip Olay / Ahtapot : 16 Mart 2008, 11:00:55 Paz

 
Gizem dolu, sır dolu, pek çok bilinmezliklerle dolu kainatın bilmem nerelerinde  sessizce  dönüp durmakta olan sevgili dünyamız. Üzerinde yaşamalarına, hayat bulmalarına, barınmalarına olanak tanıdığın on binlerce yıldan beri her şeyi ile belki de sadece sende var olan canlı varlıklar. Özgün düşünme yetenekleriyle, hayal güçleriyle, inatçılıklarıyla her zaman, her yerde ortaya çıkabilen ve bir bilinmezi bilmek için, problemlerin çözümüne yardımcı olmak için şevkle, istekle; kendilerinin yaşamaları lazım gelen hayatın normalitesinden arınarak, normalitenin bir parça üstüne çıkarak ve o geride bıraktıkları normalitecilerin yararına bir takım çabalar, arayışlar içine giren idealistler.

Denizin engin  maviliklerinde aylardır pek çok yeri gezip dolaşmasına karşın gördükleri ona hiç de yabancı gelmeyen, o gördüklerine daha önceden biliyormuşçasına  ilgisiz  ve  bu  denize  sularını akıtan ırmağı ilk fark ettiğinde düşüncesinde oluşan tutkunun harekete geçirdiği, ırmağın çıkışına, kaynağına ulaşmaya karar verdirttiği bir genç ahtapot.

Genç ahtapot ırmakta ağır ağır ilerlemeye başladı. Daima yüzeyde bulunmaya özen gösterdiği için, ırmak kenarında bulunan ağaçları, otları, çiçekleri, kuşları ve küçüklü, büyüklü  canlı  yaratıkları yakından incelemek olanağını buluyordu. Günler birbiri ardına geçip gittikçe,  ırmağın  genişliği daralmaya, sular daha bir coşkun akmaya ve meyil artmaya başladı. Genç ahtapot, akıntıya karşı yüzdüğü için, her geçen gün biraz daha fazla  zorlanmaya  başladığını  fark  etti. Hani  sıkıntıya katlanamayıp kendini bırakıverse  hiç  yorulmadan  denize  geri  dönebilecekti.  Fakat,  bu  onun yapamayacağı bir işti. Mademki bir idealistti ve bir idea uğruna buralara kadar gelmişti, kesinlikle geriye dönüş söz konusu olamazdı.

Genç ahtapot çok uzaklarda zorlukla fark edilen karlı dağın yamaçlarına ulaştığında önüne oldukça yüksekten suların döküldüğü bir çağlayan çıktı. Bu çağlayanı aşıp yoluna devam etmesi  gerekirdi, ama nasıl? Yaptığı bir iki deneme  bu işin şimdilik olanaksız  olduğunu  gösterdi. Zaten  yorgundu.
Günlerdir dur durak bilmeden,gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlayarak buralara kadar gelmişti. “ Bir zaman için dinlenmeli, gücümü toplamalı, bu çağlayanı aşmayı başarabileceğime inandığım an gelip çağlayanı geçer yoluma devam ederim, diye düşündü. Dün gelirken gördüğüm kollardan birine   sapar,   orada   günlerimi   sakin  geçirebileceğim   bir   yer   ararım.  Çağlayan   şimdilik bekleyedursun. “

Genç ahtapot geriye dönüp, ırmağın kollarından birine girdi.Yok şurası, yok burası derken,sonunda  bir göle vardı. Genç ahtapotun göldeki sakin yaşantısı oldukça uzun  sürdü. Gerçekte  bir  idealist için zamanın fazla bir önemi yoktu. Zaman  bırak  geçsindi.  Önemli  olan  geçen  zamanı  ustaca değerlendirebilmekti. Devamlı olarak fikir bakımından bir büyüme, bir ilerleme içinde olacaktın. Bu idealistçilik zaten sende doğuştan vardı. Sen istemesen de şartlar seni buna zorlardı. Bir ideanın peşinden gitmeye başladığın yani sen bir idealist olduğun zaman,  dikkatli  bir  şekilde  geçmişini düşünürdün ve şimdi anımsamak istemediğin o mutsuz, o karamsar, o kederli günlerinin bile seni nasıl eğitmiş olduğunu, deneyim sahibi yaptığını fark eder de şaşar kalırdın.

Aradan yıllar geçmiş,geçen yıllarla birlikte genç ahtapot büyümüş,olgun bir ahtapot olmuştu.Gölde ve gölün çevresinde yaşayan canlı varlıklarla  daima  iyi  ilişkiler  kurmuş,  onların  anlattıklarına kendi gözlemlediklerini de ekleyerek epey bir bilgi birikimine sahip olmuştu. Her şey çok güzeldi, belki de çok daha güzel olacaktı. Eğer göl kıyısına insanlar kamp kurmasalardı. Ahtapot insanları göl kıyısında görür görmez, içgüdüsünden gelen dikkat et  sesine  kulak  vermiş,  gölün  dibindeki mağarasına  çekilmişti.  Günlerini  mağarasında  geçiriyor,  ara  sıra  da,  gölün  derinliklerinde dolaşıyordu. Bazı günler göl yüzeyinde bir iki kayık görüyor, fakat kayıklardaki insanların kürek çekişlerini gölün derinliklerinde yüzerek seyretmekten başka hiçbir şey  yapmıyordu.

Günlerden bir gün, bir kayık gölün ortalarına yakın bir yerde giderken ortalık kararıverdi. Şiddetli bir yağmur başladı. Gittikçe daha sert esmeye başlayan rüzgar gölde büyük dalgalar oluşturuyordu. Kayıkta bulunan insanların yaklaşan fırtınadan  kaçmak  için  gösterdikleri  çabalar  boşuna  oldu. Kayıklarının alabora  olarak  batmasını  bir  türlü  engelleyemediler. Ahtapot  yaklaşan  fırtınayı önceden hissetmiş, kayıkta bulunan insanlar tarafından görülme tehlikesini göze  alarak  kayığın birkaç metre altına kadar sokulmuştu. Kayık battığında dev dalgalar arasında çırpınıp  duran  iki insanı güçlü kollarıyla sıkıca kavrayıp, onların boğulmalarına engel olmak için, yüzeye  çıktı  ve süratle kıyıya doğru yüzmeye başladı. Baygın durumdaki iki insanı kıyıda emin bir yere bırakan ahtapot, gölün derinliklerindeki mağarasına çekildi. 

Bu olayı takiben geçen on gün içinde göl yüzeyinde hiç kayık göremeyen ahtapot insanların gitmiş olabileceklerini düşünerek yüzeye çıkıp çok uzaklardan kampın bulunduğu kıyıya doğru baktı. İlk dikkatini çeken şey, kıyıdaki kocaman demir kayıklar oldu.  İnsanlar  ayrıca  kampın  bulunduğu çadırların yanına tahtadan barakalar yapmışlardı. Çok  insan  vardı  kıyıda.  Gölün  fazla  sularını ırmağa akıtan kola doğru yüzmeye başladı. Kıyıdaki insanlara fark ettirmeden gölden çıkıp gitmeyi planlıyordu. Fakat çıkışa vardığında etrafta gitmesini engelleyen dikenli teller  olduğunu  üzülerek gördü. Bir hata yapmaktan korkuyordu. Bu dikenli telleri parçalayıp atar, yoluna devam edebilirdi. İşin içinde yaralanmak,çaptan düşmek olasılığı da vardı. Irmaktaki çağlayan zaten yolunun üstünde bir büyük engeldi. Çağlayanın karşısına çıktığında güçsüz durumda bulunmak yakışık almazdı.

Sonraki günlerde göl yüzeyi birdenbire hareketlendi. İnsanların  göl  kıyısına  kadar  kamyonlarla getirdikleri  parçaları birbirine monte ederek yaptıkları gemiler vızır vızır gidip gelmeye başladı. Gemilerden  dalgıçlar  göle  girerek,  gölün  dibini  taramaya  başladılar.  Dalgıçların  ellerindeki zıpkınlar görülür görülmez ahtapota yöneltilecekti. Gölde her kolunun uzunluğu beş metreyi bulan sekiz kollu dev bir ahtapot vardı  ve  bu  ahtapotu  öldüren  ödüllendirilecekti.  İşte  burada  biraz düşünmek gerekirdi. Katledilmek istenen bu ahtapot  fırtınalı  bir  havada  iki  insanı  mutlak  bir ölümden  kurtarmıştı. Onlar bayılmadan önce kendilerini kurtaranı görmüşler, ötekileri ahtapotun varlığından haberdar etmişlerdi. Ötekiler ötekilere, ötekilerde ötekilere durumu bildirmişler ve son ötekiler, ortaya bir ödül bile koymuştu. Bu durumu çıkışı olmayan bir labirent biçiminde algılamak gerekmektedir.

Ahtapot artık gölde barınmasının olanaksızlığını anlamıştı. Tüm iyi niyetine karşın insanlar onun bu gölde biraz daha fazla araştırma yapmasına izin vermeyeceklerdi. Zaten  gölde  bir  süre  daha yaşamak gereksizdi. Öğrendikleri yeter de artardı bile. Ahtapot mağarasından hınçla dışarı fırladı. Korkunç bir süratle kampın önünde demirli bulunan gemilerin tam karşısında  su  yüzeyine  çıktı. Günlerdir arıyordunuz işte buradayım  ve  sizden  korkmuyorum  der  gibi  kabardıkça  kabarıyor, gölde yapay dalgaların oluşmasını sağlıyordu. Aniden soluna doğru  yöneldi. Kıyıdaki  insanların hayret dolu bakışları altında göl çıkışındaki dikenli telleri paramparça ederek kola girdi ve bir süre sonra ırmağa ulaştı. Irmağın akıntılarına  rahatça  karşı  koyarak  çağlayanın  önüne  geldi  ve  iki kolunu uzatarak oradaki kayalara tutunup yukarıya çıktı.

Daha sonraki günlerde ahtapot ırmağın kaynağına ulaşmak için gösterdiği yoğun çabayı devam ettirdi. Kaynağın bulunduğu karlı  dağın  yamaçlarında  daracık  boğazlardan  zorlukla  geçiyor, derinliğin yüzmesine olanak tanımadığı yerlerde de adım adım ilerliyordu. Yamaçlarda yağan yağmur havanın giderek soğumasıyla birlikte kara dönüşüyor, yağan kar altında buz gibi soğuk suda titremek ona dağlarda yaşamın ne derece zorlu olduğunu öğretiyordu. Ahtapot daha ileriye gitmenin mümkün olmadığını düşünmeye başladığı bir sırada ırmağın kaynağını buldu. Kaynak, kayaların arasından, mağara gibi bir yerden, yeryüzüne çıkıp doğuyordu.

Ahtapot konuyu özetle toparladı: “ Demek kaynak burasıymış. Su bu daracık yerden yeryüzüne çıkıyor, yağan kar ve yağmur sularıyla besleniyor, çevreden  kimi  dereciklerin  sularını  alarak çağlayana kadar iniyor. Çağlayan geçildikten sonra sağdan soldan pek çok kol alan  su  gittikçe büyüyerek bir ırmak halinde benim doğduğum denize varıyor ve denizle bütünleşiyor. Uzun bir süre içinde yaşadığım göl de fazla sularını ırmağa bir  kol  aracılığıyla  akıtan  büyükçe  bir  su birikintisinden başka bir şey değilmiş. “

Dönüş yolunda, çağlayana yaklaştıkça, ahtapotu bir düşüncedir aldı. Acaba insanlar onu  oralarda bekleyebilirler miydi? Bu yüzde elliye yüzde elliydi.Yani bekleyebilirlerdi de beklemeyebilirlerdi de. Onun orası belli olmazdı.Ahtapot, kesinlikle korkmuyordu. Zaten böyle durumlarda bir idealist için korku en son akla getirilecek bir şeydi. Korkmak için hiçbir neden  yoktu. Ahtapot,  şöyle  bir durum değerlendirmesi yaptıktan,  ne  olursa  ne  şekilde  hareket  edeceğini  hesapladıktan  sonra, çağlayandan aşağı indi. Suların üstünden, göğsünü gere gere yüzerek,  gölün  ırmakla  bağlantısını sağlayan kolun yanından geçti, gitti.

Ahtapot, birkaç gün sonra denize vardı. Yıllar  önce, genç  bir  ahtapotken,  bir  idea  uğruna  yola çıkmış; yıllar sonra, büyük, olgun bir ahtapot olarak işte geriye dönmüştü. Fakat, idea, ideal değildi henüz. Bir idealist, öğrendiklerini başkalarına da öğreterek, onları da bilgilendirmeliydi. Ben, bana yetecek kadar bilgi sahibiyim fazlasını öğrenmesem de olur diyemediğin gibi, ben  herkesten  çok daha fazla bilgiliyim varsın benim bildiklerimi başkaları bilmeyiversin  de  diyemezdin. Ahtapot, kısa bir süre dinlendikten sonra girişimlerine başlamak  istiyordu. Öğrendiklerini  başkalarına  da öğreterek onları da bilgilendirecekti. Beyninde kendisinin bilip de başkalarının bilmediği  tek  bir bilgi kalmayana kadar…

Yazan: Serdar  Yıldırım


5  Kralforumcu Genel / Hikaye, Efsane Garip Olay / Futbolcu Ayka : 28 Ocak 2008, 18:32:44 Pzt
Ayka  küçük bir çocuktu. Çok seviyordu  Ayka  futbol oynamayı, top peşinde koşmayı. Ayka’nın  maçını seyreden bir yabancı  sekiz – on çocuk arasında  Ayka’yı  hemen  fark ederdi. O, maç süresince hiç durmaz, devamlı koşar, forvet oynamasına karşın, gol atmak kadar gol yememenin maç kazanmaktaki önemini bilir ve defanstaki arkadaşlarına sık sık yardıma gelirdi. Ayka gerçekten iyi bir golcüydü. Rakip ceza sahası içinde yakaladığı topları affetmez, gole çevirirdi. Bir maçta üç – dört gol atmak Ayka için sıradan bir olaydı. Arkadaşları arasında yaptıkları maçlarda Ayka şimdiye kadar başı önde sahadan hiç ayrılmamıştı.

Ayka büyüdükçe aralarında yaptıkları maçları yeterli görmemeye başladı. Artık kendi mahallesinde maç yapmaktan kurtulmalı, şehrin diğer mahallelerinde bulunan çocuklarla da maç yapmalıydı. Ancak bu şekilde futbolunu ilerletebileceğini düşünüyordu. Büyüdüğü zaman iyi bir futbolcu olmak istiyordu. Ayka diğer çocukların birer takım kurmuş olduklarını, kendilerinin de bir takım kurmaları gerektiğini, daha sonra o takımlarla maç yaparak tecrübelerini arttırmalarının mümkün olacağını arkadaşlarına söyleyince bu öneri kabul edildi. Takımın adı Çelikspor olacaktı.

Çelikspor ilk maçında takımda birlik olmaması ve oyuncuların gol atma sevdası yüzünden ilk devreyi  2 – 0  yenik kapadı. Devre arasında arkadaşları  birbirini suçlarken, Ayka biraz ötede yere oturmuş, onları kızgın bir vaziyette izliyordu. İkinci devre takımın en arka sırasında sahaya çıkan  Ayka  kararını çoktan vermişti. Kesinlikle ileri gitmeyecek, defansın en gerideki oyuncusu olarak libero oynayacaktı. İkinci devre Çelikspor’un  yoğun baskısı altında başladı. Sağdan – soldan ataklar Çelikspor’dan  geliyordu. Fakat bu ataklar bir sonuca bağlanamıyor, gol olmuyordu. Bu arada Ayka rakip takımın ani olarak geliştirdiği ataklarda çoğu zaman iki – üç rakip oyuncuyla tek başına mücadele ediyor, onların gol atmasına engel olmak için kendini yerden yere atıyor, takımı bir gol daha yemesin diye, akıllara durgunluk verecek bir şekilde gücünün sınırlarını sonuna kadar zorluyordu.

İkinci devrenin ortalarına doğru orta sahada boş bir top yakalayan  Ayka sağa doğru yöneldi. Önüne çıkan iki oyuncuyu geçtikten sonra  korner direği yakınlarından topu kaleye ortaladı. Topu çok iyi takip eden Çelikspor kaptanı güzel bir kafa vuruşuyla ilk golü attı. Çelikspor’ lu  oyuncular kaptanlarını sevinçle kucakladılar. Gollük ortayı Ayka’nın yaptığının hiçbiri farkında değildi sanki. Ayka’ya dönüp bakan bile yoktu. Ayka da gidip kaptanı tebrik etmedi, defanstaki görevine döndü. Maçın son dakikalarında Çelikspor bir gol attı ve maç 2 -2  berabere sona erdi.

Çelikspor bir hafta sonra ikinci maçını oynamak için sahaya çıktı. Ayka listede forvet yazılmasına karşın, maç başladıktan bir – iki dakika sonra defansa döndü. İlk maçta yaptığı hataya düşerek karşı takımın kalabalık defansı arasında  kaybolmak istemiyor, savunmayı garantiye alarak planını gol yememek üstüne kuruyordu. Nasılsa arkadaşları bir gol atarlar ve maçtan galip ayrılırlardı. Çelikspor  rakip takımdan daha atak oynuyor fakat dakikalar geçtikçe beklenen gol bir türlü gelmiyordu. İlk devre  0 – 0  sona erdi. İkinci devre Çelikspor ataklarını daha da sıklaştırdı. Bir aralık orta sahada topla buluşan Ayka topu sürmeye başladı. Pek üzerine gelmiyorlardı. Oyunun başından beri defansta oynadığı için dikkati çekmemişti. Ayka kaleye doğru yaklaştı. Üzerine gelen iki oyuncunun arasından sıyrıldı. Artık kaleciyle karşı karşıyaydı. Ayka sert bir şutla ilk golü attı. Golden sonra arkadaşları Ayka’yı  tebrik ettiler. Daha sonra Ayka ileriye dönük oynamaya başladı. Bu,  Çelikspor’a  canlılık getirmişti. Nitekim sonraki dakikalarda iki gol daha atan Çelikspor sahadan  3 – 0  galip ayrıldı.

Ayka  daha sonraki maçlarda hep forvette oynadı, pek çok gol attı. Geçen zamanla birlikte Ayka da büyüyor, gelişiyordu. Bir gün takım kaptanı İsmail, İnegölspor  genç takımından teklif aldığını,  artık Çelikspor’dan  ayrılacağını söyledi ve arkadaşlarıyla vedalaşarak gitti. Bunun üzerine Ayka,  İnegöl İdmanyurdu genç takımına giderek antrenmanlara kendisinin de katılıp denenmesini, eğer beğenilirse, bu takımda oynamak istediğini söyledi


Ayka  ilk antrenman maçında birbirinden güzel 3 gol atınca  teknik direktör, Ayka’yı takıma aldığını  açıkladı ve başarılar diledi. Ayka daha sonraki antrenman maçlarında attığı gol adedini giderek fazlalaştırdı. Süratli ve hızlı oyunu sayesinde bazen  4 – 5  gol attığı bile oluyordu. Takımda onun kadar çok gol atan oyuncu yoktu. Ayka zamanla teknik direktörün bu durumu görmezden geldiğini fark etmekte gecikmedi. Arada bir  2 – 3  gol atan oyuncu takdir edildiği, bravo, bugün çok iyisin, diyerek alkışlandığı halde kendisinin bir kez olsun tebrik edilmediğini gördükçe canı iyiden iyiye sıkılmaya başladı. Bu durumun nedenini çok düşünüyor fakat mantıksal bir açıklamasını yapamıyordu.

Birkaç ay sonraki o son antrenman maçında Ayka’nın  söylediklerinde ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktı. Genç takımlar arasındaki maçlar haftaya başlıyordu. Teknik direktör ideal kadroyu bugün belirleyecekti. Oyuncular canlarını dişlerine takıp oynamalı ve kadroya girmeliydiler. Bazı oyuncular arkadaşlarını getirmişti, hatta kardeşlerini bile getirenler vardı. Ayka bunların çoğunu ilk kez görüyordu, daha önce hiçbir antrenmana gelmemişlerdi. Teknik direktör  A takımının kadrosunu okuduğunda Ayka ismi bu kadroda yoktu,  A takımının yedeklerinde bile. Halbuki bu kadrodakiler devamlı olarak antrenmanlara çıkan oyunculardı. Ayka’nın da  A  takımında yer alması gerekirdi. Ayka da onlarla birlikte bu günler için hazırlanmış, hiçbir antrenmanı kaçırmamış, yağmur - çamur demeden antrenmanlara gelmiş, ter dökmüştü. Olsun, diye düşündü, Ayka. Ben  B takımında da oynar, kendimi gösteririm.

Biraz sonra  B  takımının kadrosu okunduğunda Ayka  B  takımında bile isminin geçmediğini üzülerek gördü. B  takımında oynayacak oyuncuların çoğu ilk kez antrenmana geliyorlardı. Teknik direktör daha sonra  B  takımının yedeklerini okudu. Yedekler  5  oyuncudan oluşuyordu ve son isim olarak  Ayka  denmişti. Takımlar sahadaki, yedekler de saha kenarındaki yerlerini aldılar ve teknik direktörün düdüğüyle maç başladı. Ayka oturup kaldığı yerde hırsından titriyordu. “ Vay vay vay.. Demek öyle ha.. Demek artık kartlarını açık oynuyorsun. Ne yaptım sana ben, ne istedin benden?  Fakat gelip de beni oynat diye yalvarmam sana. İkinci devre başlarken yedeklerin hepsi oyuna girecek dedin. Ne diyeyim ikinci devre görüşürüz senle. “

Birinci devre sona erdiğinde  A  takımı  2 – 1  galip durumdaydı. Devre arasında teknik direktör  A  takımı oyuncularına:  “  İyi oynuyorsunuz, fakat pek çok gol pozisyonunu cömertçe harcadınız. Takımda gol kısırlığı var. Gol atın,  gol.. “  dedikten sonra,  A  takımındaki oyunculardan bazılarını çıkarıp yerlerine  A  takımının tüm yedeklerini oyuna dahil etti. B  takımının  3  oyuncusu da oyundan çıkarıldı, yerlerine  3  yedek oyuncu alındı. Şimdi o kadar oyuncu bolluğu arasında ikinci devre bile oyuna başlayacak yeterlilikte bulunmayan  B  takımının  2  yedeği kalmıştı. Biri  yeni gelen birisi, diğeri de Ayka?  Sözde ikinci devre başlarken yedeklerin hepsi oyuna girecekti.

Maçın bitmesine  15 dakika kalmıştı ki,  B  takımı  4. golü yedi. Durum  4 – 1  olmuştu. Bunun üzerine teknik direktör  B  takımından  2  oyuncuyu çıkardı ve son kalan 2  yedeği oyuna dahil etti. Ayka maçın bitmesine az bir süre kaldığının farkındaydı. Bu sürede tüm gücünü sarf edecek,  hiç olmazsa bir gol atıp, onu utandıracaktı. Ayka top nerede ise oraya koştu, çok çalıştı, didindi, kan ter içinde kaldı. Ayka’nın  oyuna girdiği andan itibaren birbirlerine pas vermekte zorluk çekmeye başladıklarını fark eden  A  takımı oyuncuları şaşırmışlardı. İnanılır gibi değildi ama bir Ayka  koca takıma yetiyordu. Ayka’nın  korkunç presi altında giderek gerileyen  A  takımı tüm oyuncularıyla defansa çekildi.

Maçın başından beri dağınık bir futbol sergileyen  4 – 1  yenik durumdaki  B  takımı, Ayka’nın  oyuna girmesiyle canlanmış, diğer takımın yaptığı pas hatalarını değerlendirip, pek nadir olarak geliştirdikleri ataklarını sıklaştırmıştı. Topu kapan  B  takımı oyuncusunun gözleri Ayka’yı  arıyor, eğer yakında ise, Ayka’ya  pasını veriyor, topla buluşan Ayka ileri atılıyordu. Maçın bitmesine  5  dakika kalmıştı ki, rakip ceza sahasına giren bir oyuncu son vuruşunu yapacağı sırada düşürüldü. Karar penaltıydı. İşte o an geldi diye düşündü Ayka, topu aldı, penaltı noktasına dikti. Topa vurmak için gerilirken teknik direktörün biraz ilerden,  hayır Ayka, sen bırak, penaltıyı Muzaffer atsın,  dediğini işitti. Kulaklarına inanamadı. Acaba yanlış mı anladım diye düşünerek sesin geldiği tarafa döndü. Teknik direktör penaltı noktasına gelerek, gel Muzaffer, penaltıyı at,  deyince Ayka kahroldu. Demek yanlış anlamamıştı ve penaltıyı Muzaffer atacaktı. Ayka’nın  sinirleri iyice gerildi. Ahlaksız diye mırıldandı. Kenara çekildi. Gol olmaz da utanırsın belki diye düşündü. Dayanamıyordu artık gururuyla bu derece oynanmasına, neredeyse patlayacaktı. Biraz sonra atılan penaltı gol olunca,  B  takımının yaşadığı sevinç birden üzüntüye dönüştü.

Ayka patlamıştı. “  Artık senin takımında oynamam ben. Hemen şimdi gidiyorum ve bir daha da dönmeyeceğim “  diye bağırırken sırtından çıkardığı formasını yere attı. Ayka daha sonra saha dışına çıktı ve elbiselerini aldı. Peşinden gelen teknik direktör ismet rezil olmuştu. “ Dur Ayka, bari maçı tamamla “ dedi, Ayka’nın  yanına gelerek. Ayka: “ Sen de maçın da yerin dibine batsın. Oynamıyorum işte “ dedikten sonra yürüdü gitti. Yolda Ayka bütün bu olanları  bir gün dünyaya duyuracağına dair kendi kendine söz verdi.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra  Ayka ve ailesi Bursa’ya  taşındı. Belki de böylesi daha iyi olacaktı. Bursa, İnegöl’den  çok daha büyüktü. Pek çok takım vardı burada. Bir takıma giriverirdi ve futbolunu oynardı. Fakat bir takıma girivermek o kadar kolay değildi. Ayka bu koca şehirde kimseyi tanımıyordu, ailesi de yardımcı olamazdı. Ne yapacaksa kendi yapacaktı ve mutlaka bir takıma girecekti. Zaman boşa geçmemeliydi. Antrenmansız geçen her gün Ayka’yı  formdan düşürebilirdi. Ayka, Bursa Atatürk Stadyumu’na  giderek koşu antrenmanlarına başladı. İki ay kadar burada koşularını sürdüren Ayka, bir gün orada tanıştığı bir koşucuya  “ Ben aslında futbol oynuyordum. Bursa’ya  yeni taşındık. Formumu kaybetmeyeyim diye gelip burada koşuyorum “  deyince  Cavit Önge adındaki koşucu “ Ben de Muradiyespor Kulübü’nün atletizm takımındayım. Bizim kulübün futbol şubesinde gel oyna istersen “ dedi. Ayka buna çok sevindi ve ertesi gün soluğu Muradiyespor Kulübü’nde aldı.

Muradiyespor futbol takımıyla antrenmanlara başlayan Ayka diğer yandan da koşu antrenmanlarını hiç aksatmıyordu. Artık 16 yaşında bir genç olmuştu ve büyüdüğü zaman iyi bir futbolcu olmanın çok iyi bir kondisyonla mümkün olacağını biliyordu. Bir gün Ayka stadyumda şortla koşmuş, dinleniyordu. Diğer sporcuları seyre dalan Ayka havanın aniden soğuduğunu fark edememişti. Hafif bir yağmur çiseliyordu. Oldukça fazla dinlendiğini neden sonra anladı. Üşümüştü. Oturduğu yerden kalktı. Bir süre daha koştuktan sonra elbiselerini giymek için içeri girdi. Ertesi gün dizlerinin sızladığını fark etti. Birkaç gün sonra da zorlukla yürüyebildiğini. Bazen ayakta dururken dizleri tutmayıveriyordu. Sanki boşlukta dikiliyor gibi oluyordu ve bir adım atmaya kalksa belki yere düşecekti.

İşte böyle anlarda hemen tutunacak bir yer arıyordu. Bir ağaç, bir duvar artık ne olursa oraya tutunarak ayaklarını ileri, geri oynatıyor ve biraz dinlendikten sonra yürümesi mümkün oluyordu. Ayka birkaç gün sonra hastaneye giderek muayene oldu ve kendisine verilen merhemi her gece yatmadan önce dizlerine sürmeye başladı. Daha sonra dizliklerini takan Ayka sessizce yatağına yatıp uyuyordu. Bir hafta süren bu çok zor günlerden sonra dizlerindeki sızının geçmeye başladığını gören Ayka tekrar Muradiyespor futbol takımıyla antrenmanlara çıkmaya başladı. Gece kroslarında takımın ön sırasında koşuyordu. Gündüz yapılan antrenmanlarda birbiri ardı sıra goller atıyordu fakat alt eşofmanının içinde dizlikleri hep vardı ve eğer dizlikleri olmasa ne ön sırada koşabilir ne de goller atabilirdi, bunun farkındaydı. Amatör küme maçları  başlamıştı. Muradiyespor  ilk maçına  yeni bir teknik direktörle çıkacaktı. Takım hazırdı, kadro okunuyordu. Ayka sevindi. Santrfor oynayacaktı. O ara eski teknik direktör geldi, kulüp başkanı ve bir idareci yeni teknik direktörle bir şeyler konuştular. Ayka’nın kesik kesik de olsa duydukları şunlardı: Bak iki ayağında da dizlik var…ayakları sakat onun…”

Ayka’nın oynatılmadığı o ilk maçta Muradiyespor  0 – 0 berabere kaldı. Ayka yedekler arasında bile değildi. Anında kadrodan çıkarılmış ve maçı tribünlerden izlemek zorunda bırakılmıştı. Ayka birkaç ay bu duruma tahammül ettikten sonra sessiz sedasız takımdan ayrıldı. Asla tahmin edilemeyecek kadar çok üzülüyordu. Aynı zamanda futboldan zorla koparılmıştı. Artık sadece stadyumda koşuyor ve ağırlık çalışması yapıyordu. Bu durum tam bir yıl iki ay sürdü ve bir tanıdığın yardımıyla Bursaspor Genç Takımı’na  girdi. Bir ay süren futbol derslerinden sonra sahaya inildi ve takım seçmelerinde Ayka ne yazık ki seçilemedi. Tek maçta ne oynayabilirsen oynayacaktın. Tüm hünerini gösterip takıma girecektin. O maçta Ayka biraz da tutuk oynamıştı, fakat seçilememesini şuna bağlıyordu:

“ Kaleciler ayrıldı, diğer oyuncular defans, orta saha, forvet diye ayrıldı. Ben forvet oynayanlar tarafına geçtim. Teknik direktör Necmi Güzey, sen solaçık oyna, dedi. Ben aslında santrforum, defansta da oynadım, fakat solaçıkta hiç oynamamıştım. Solaçık oynayanın sol ayağı çok iyi olmalı, solaçıkta her oyuncu oynayamaz. Tıpkı her oyuncunun santrfor veya kaleci olamadığı gibi. Maç boyunca pek çok defa soldan ataklar yaptım. Topu düşe kalka sürdüm, Küfür Yasakürdüm. Karşı takımın defansı tekme atmakta ustaydı. Sağ ayağım Türkiye haritasına dönmüştü. Kale önüne çok ortalar yaptım. Fakat yanlış pas verdiğim durumlar da oldu. Tabii ki, pas hatası yapan tek ben değildim. Her futbolcu her maç mükemmel oynasa, her kaleye vurulan şut gol olsa futbolun tadı kalmaz. Ben de o maçta çok iyi oynayamadım, bunu inkar etmiyorum. Eğer seçilebilseydim o takıma gerçekten çok iyi olacaktı. “

Ayka daha sonra İvazpaşa  adındaki amatör küme takımına girerek, bu takımla antrenmanlara başladı. Umut doluydu yüreği kar, yağmur, çamur demeden koşuyordu antrenmanlara ve hiçbir antrenmanı kaçırmıyordu. Onun bu iyi niyetli var olma savaşı görmezden gelinemezdi. Uludağ yolunda yapılan bir gece krosundan sonra idarecilerden biri:  “ Ayka, amatör küme maçları yakında başlıyor. Gerekli evrakları getir de sana lisans çıkartalım “  deyince Ayka, “ Olur. Yarın evrakları kulübe getiririm “ dedi. Ertesi gün sabah erkenden Ayka gerekli evrakları kulübe getirip idareciye teslim etti.

İvazpaşa takımının antrenman maçlarında Ayka artık öyle eskisi gibi birbiri ardı sıra goller atmıyordu. Daha çok defans-orta saha karışımı bir futbol oynuyordu. Burada biraz şaşırmamak elde değil. Hani Ayka gol demekti? Bu büyük değişimin sebebi neydi? Dilerseniz bu durumun açıklamasını, aradan uzun yıllar geçmesine karşın, o günleri hiç unutmamış olan ve hatıralarını taptaze, canlı olarak belleğinde yaşatan Ayka’dan alalım:  “ Sebeplerden birincisi, takımdaki pek çok oyuncu yıllardır bu takımda oynuyor. Takımın golcüsü var. Bazı antrenman maçlarında bir-iki gol attığı oluyordu, ama attığından kat kat fazlasını kaçırıyordu. İkincisi, şimdiye kadar hep çok gol atmıştım da ne olmuştu? Neden attığım goller önemsenmiyordu? Bunu fark ediyordum ve çok düşünmeme karşın, bu sorulara mantıklı bir cevap bulamıyordum. Golü ikinci plana atıp, kendimi fazla göstermeden takımda tutunmak, kalıcı olmak istiyordum. Oyuncu defansta oynuyordu, hiç gol atmıyordu, fakat amatör küme maçlarında sahaya çıkıp takımdaki yerini alacaktı. “

Aradan günler, haftalar geçmiş ve amatör küme maçları başlamıştı. Maç olduğu günler Ayka takımda oynama umuduyla bir o sahaya, bir bu sahaya koştu, durdu. Her maç öncesinde takım kadrosu okunduktan sonra gizlice ortadan kayboluyordu. Sanki takımın maçını seyretse daha mı iyi olacaktı? Yenilip duruyorlardı işte. Belki de Ayka’nın  lisansı çıkmadığı için kadroya alamıyorlardı. Ayka evrakları vereli dört ay olmuştu. Başkasının lisansı iki ay içinde çıkıyordu da Ayka’nın lisansı dört aydır niye çıkmıyordu? İdareci başvuruyu yapmış mıydı? Bu hiçbir zaman öğrenilemedi. Eğer lisans çıktıysa Ayka’ya haber vermek gerekmez miydi? Haber vermesen bile alın işte Ayka’yı kadroya, çıksın sahaya oynasın futbolunu, takıma güç katsın. Koy Ayka’yı defansa defansını sağlamlaştır. Maçta gol atamıyordu zaten takım, bari gol de yemezsin, berabere kalır, bir puanı kaparsın. Bu da aklına gelmiyorsa senin idarecilikte işin ne?

Mudanya’ya maça gidilmişti. Saha çamur içindeydi. Saha kenarındaki karlar henüz erimemişti. Maç iptal edildi. İşte o günden sonra Ayka bu takımın ne maçına, ne antrenmanına gitti. Maçlarda oynama ümidi çoktan sönmüştü zaten. Deymezdi bir bakıma bunca üzüntüye, kahrolma derecesine varan üzüntüye. Yeniden bir takımda futbol oynamaya teşebbüs etmek yeni  sıkıntılara, üzüntülere kucak açmak demekti. Ayka yorulmuştu, bitmişti. Bir zamanlar futbolcu olmak onun en büyük idealiydi. Genç Ayka yine güçlüydü, ideal yine vardı, fakat ideale ulaşmak için önüne çıkarılan engeller tükenmek bilmiyordu. Her defasında bir sonraki engeli aşmak çok daha zor oluyordu. Öyle bir an geliyordu ki, kendi kendine yabancılaşıyordun. Çaresizlik sonsuz düş kırıklıklarına yol açıyordu. Kırılan düş, kırıla yapıştırıla, düşlükten çıkıyor, düş yabancılaşıyordu. Sen hem kendi kendine yabancılaştın, hem de düşün sana yabancılaştı, bu tarafta, ideal istesen de istemesen de sana yabancılaşır.
                                                           
                                                            SON

Yazan: Serdar Yıldırım
6  Kralforumcu Genel / Hikaye, Efsane Garip Olay / Gölgesiyle Yarışan Tay : 06 Ocak 2008, 13:05:24 Paz




 



                                         
At yarışlarının yapıldığı şehir hipodromu çok kalabalıktı. Tribünler tıklım tıklım doluydu. Her pazar  günü  olduğu  gibi   bu  pazar  da  birinci  olana  büyük  ikramiyenin  verildiği  yarışlar yapılacaktı.  Birincilik  için  en  büyük  aday  Kara  Bomba  isimli  attı.  İki  yıla  yakın    bir zamandır bu şehirde yapılan yarışmaların tek ve mutlak hakimiydi. Simsiyah rengi, kocaman gözleri ve  dev  gibi  uzun  boyuyla  o  her  zaman  atların  en  irisiydi.  Daha  uzun  bir   süre  birinciliği  kaptırmayacağı tahmin ediliyordu.

Diğer yarışmacı atlar ise  Fırtına, Ak kız, Pençe, Sürpriz,  Zorlu, Tavşan ve Yekta idi. Yekta, böyle bir  yarışa ilk  defa  katılıyordu,  oldukça  heyecanlıydı.  Gerçi  yetiştirildiği  yarış  atı çiftliğinde çok iyi hazırlanmıştı, fakat genç ve tecrübesiz oluşu onu korkutuyordu. Ya birinci olamazsa?..Böyle bir şeyi düşünmek bile istemiyordu.O zaman, sıradan bir yarış atı durumuna  düşecek ve belki bu durum hep böyle sürüp gidecekti. Bin bir çeşit yarış hilelerinin yapıldığı, düzenin ve entrikanın  bol  olduğu  bu  yarışlarda  birinci  olmak  sadece  süratli  olmak  ve dayanıklılık demek değildi. Mesela bazı  yarışlarda  Tavşan tavşanlık yapardı. Yarış  başlar başlamaz öne geçer, temposunu gittikçe arttırır, atları yorar ve yarışı bırakırdı. Son düzlükte Kara Bomba yaptığı bir atakla birinciliği kazanırdı. Pençe isimli yarış atı  Kara Bomba’nın diğer yardımcısıydı. Yarış sürerken form durumu yüksek olan  atları kollar,  onlara  çarpar, önlerine geçip hızlarını azaltır ve Kara Bomba’nın yarışı kazanmasını sağlardı.

Atlar, düzenli olarak başlama yerinde sıralandılar. Start için tabanca sesi duyulur duyulmaz, sekiz tane güçlü yarış atı ileri atıldılar. Çıkışı çok kuvvetli  olan  Tavşan  hemen  öne  geçti. Yekta  tüm çabasına karşılık ikinci sırada kalmıştı.” Tüh be, Tavşan’ı kaçırdım!..Bu Tavşan’ı  zaten  son  düzlüğe   kadar  kimse  geçemezmiş.  Yarışın  ortasına  gelmeden  onu  mutlaka geçmeliyim. Haydi Yekta, daha hızlı, daha hızlı…”                                                             

1500 startı  geçildiğinde   Tavşan   ikinci  durumdaki  Yekta’nın   üç   boy  kadar   önündeydi.         “ Bomba  nerelerde  ki,  dönüp  bakmalı.  Tavşan  bu  süratiyle  yarışı   tamamlayamaz.  Vay, Bomba  hemen arkamdaymış!  Ne oluyor ya, ne dümen çeviriyor bunlar?  Son  düzlüğe  kadar  orta  sıralarda saklanırmış bu. Benden huylandılar muhakkak. “

Yarışın ortası:1000 startı geçilirken,  Tavşan isimli yarış atı aniden koşu pistinin kenarına çıktı ve yarışı bıraktı. Yekta  süratle onun yanından geçti ve birinci duruma yükseldi. Fakat  yarışın bitmesine 1000 metre vardı ve Kara Bomba, Yekta ile arasındaki farkı gitgide kapatmaktaydı.

Son düzlüğe ( son 500 metre ) Yekta ile Kara Bomba  başa baş girdiler.  Nefesleri  kesen   bir mücadeleden  sonra bitişe 100 metre kala başlayan Yekta’nın öldürücü deparları yarışı iki boy farkla kazanmasını sağladı. Yekta  mutluydu artık çünkü  ilk yarışını zor da olsa birinci olarak bitirmeyi başarmıştı. Yekta,  Kara Bomba  ve  ekibiyle  birçok defalar daha yarıştı. Girdiği her yarışta birinci  oldu. Artık bu şehir ona dar gelmeye başlamıştı. Dışa açılmalı, adını daha geniş çevrelere duyurmalı ve daha büyük yarışlar kazanmalıydı. Nitekim girdiği bölge birinciliği koşusunu da kazanınca,  bir ay sonra yapılacak olan ülke şampiyonluğu yarışına katılmak için antrenmanlarını daha da sıklaştırdı.

Hazırlandığı yarış atı çiftliğinde birçok  yarış atı  Yekta’ya  değişik  zamanlarda   katıldıkları yarışmaları anlattılar. Yekta, onları büyük bir dikkatle dinledi. Görgüsünü,  bilgisini   arttırdı. Yekta’ya göre, bilmenin, öğrenmenin sonu yoktu. Her  yeni  bilgi yeni  bir  şeyler   öğretirdi. Önemli olan öğrendiklerine kendi düşüncelerinden yeni  fikirler  katarak “ özgün bilgi “ elde edebilmekti. Doğru düşünebilmek ancak kendini çok iyi tanımakla mümkün olabilirdi. Bu da kişisel erdem için gerekli olan “ oto kontrol “  yani  kendi kendini  kontrol  etme  yeteneğini sağlardı. Oto kontrol yeteneğinin düzenli olması, mükemmellik sınırlarını zorlardı.

Günler günleri kovaladı. Her geçen gün Yekta’nın gücüne güç katıyordu. Gittikçe daha süratli koşmaya ve mesafeleri daha kısa zamanda aşmaya başlamıştı. Büyük yarışa yedi gün kalmıştı. Öğleden sonra özel olarak hazırlanmış kamyona Yekta’yı bindirdiler. Kamyon,  biraz  sonra ülkenin en büyük şehrine gitmek üzere yola çıktı. Yolun yarısı geçilmişti ki,  kamyon  büyük bir gürültüyle yol kenarındaki hendeğe yuvarlandı. Sonra derin bir sessizlik. Yekta’ya şans eseri bir şey olmamıştı. Kapısının açılmasını bekledi. Gelen giden yoktu. Uzun bir süre uğraştıktan sonra kapının kilidini kırmayı başardı. Korkuyla dışarı  fırladı. Yola  çıktı. Çok uzaklarda tek tük ışıklar görünür gibi oluyordu.Yarışın yapılacağı yer oralarda olmalıydı. Kamyon olmasa da olurdu. Kendi başıma da olsam oraya varabilirim, diye düşündü. Koşmaya başladı. Koştu…Koştu…

Aradan bir saatten fazla zaman geçti.Hava kararmaya,Yekta, şaşırmaya başladı. Ne oluyordu? Neden ortalık hep aydınlık kalmıyordu? Karanlık kadar anlamsız şey var mıydı?  Şaşırmakta haklıydı. Gündüzleri  açık havada antrenman  yapar, hava kararmadan içeriye girerdi. İçerde de ışıklar gece gündüz yanardı. O, şimdiye kadar karanlıkta hiç kalmamıştı. Yekta  ay  ışığı altında, yavaş bir tempo tutturmuş olarak kilometrelerce koştuktan sonra birden ürperdi. Sol tarafında bir karartı  vardı ve kendisini geçmeye çalışıyordu. Hızla başını çevirdi. Bir at !..

Yekta:

“ Kim ola ki? Nereden çıktı birdenbire? Neyse kim olduğu beni  ilgilendirmez.  Önemli  olan beni geçmek üzere olması.İşte buna izin vermem!..Şimdiye kadar kimse bana toz yutturamadı. Tempoyu biraz arttırayım, bakalım ne yapacak? “  diye düşündü. Yekta’nın gölgesini geçmek için verdiği uğraş  bütün bir gece boyu devam etti. Sabaha  karşı   karanlık  yerini  aydınlığa bırakırken  Yekta’nın gölgesi silinip gitti. Bir aralık  kafasını sol tarafına çeviren Yekta  onu göremedi. Sağına baktı, yine yok. Arkasına baktı,  gerilere  daha  gerilere  baktı.  Rakibinin  olağanüstü tempoya ayak uyduramayıp yarışı bıraktığını zannetti. Hızını yavaş yavaş azalttı.

Yekta  hafif bir tempo ile koşmaya bir saat kadar daha devam etti. Yarışın  yapılacağı  şehrin işte  ilk evleri gözükmeye başlamıştı. Yekta  yolda rastladığı bir sütçü beygirine at yarışlarının yapılacağı hipodromun nerede olduğunu sordu. Tarif edildiği üzere yoluna devam etti. Göğsü gururla kabarmış olarak, başı dimdik vaziyette,  şehrin  ana  caddesinden  geçerken   arabalar durmuştu ve yol kenarındaki insanlar gazetelerde,dergilerde birçok defalar resmini gördükleri, hakkında yazılan yazıları okudukları  bu  şahane  tayı  çılgınca  alkışlıyorlardı.  Hipodromun kapısının açık olmasından yararlanan Yekta, içeriye girdi. Biraz sonra koşu pistine  çıkmıştı. Altı gün sonraki ülke birinciliği koşusu burada yapılacaktı. Ağır adımlarla koşu pistinde tur atan  Yekta  o yarışta birinci olmayı düşünüyordu mutlaka.

Yekta’yı getiren kamyonun devrildiğini  haber alan  sahibi   olay  yerine  gelmişti. Sürücü  ile seyis  yaralı olarak hastaneye kaldırıldılar. Yekta’nın sahibi  sabah olunca  Yekta’yı  aramaya koyuldu ve onun hipodroma geldiğini haber alınca oraya gitti. Hipodromun kapısından içeriye giren Yekta’nın sahibi  Yekta’yı  koşu  pistinde  ağır  adımlarla  koşarken  görünce  “ Yekta…   Yekta…”diye bağırarak piste fırladı. Hızla koşarak Yekta’ya yetişti ve onun  boynuna  sarıldı. Yekta  neden sonra durumun farkına vardı. Sahibi onu bu yabancı şehirde aramış ve bulmuştu.
Yekta’nın sahibi  Yekta’yı  bir arkadaşının yarış atı çiftliğine Küfür Yasakürdü. Yorgun  durumdaki Yekta  o günü ve ertesi günü dinlenerek geçirdi. Daha sonra koşu antrenmanlarına başlayan Yekta  üç gün içinde  eskisinden daha iyi bir form tuttu. Artık  hazırdı ve birincilik için  en şanslı kendisini görüyordu.

Yekta yarış günü kasırga gibi esti. Daha ilk metrelerde yaptığı  korkunç  atakla  öne  geçti. Çılgın gibi koşuyordu. Ülkenin en iyi yarış atları onun sürati karşısında çaresiz kalmışlardı. Açık farkla ve rekor bir dereceyle yarışı birinci olarak bitirdi. Bu birincilik onun pratik ile teoriyi en iyi şekilde birleştirmesiyle  oluşmuştu.  Sonuç  olarak  mükemmele  ulaşmış  ve geçilmez ünvanına sahip olmuştu. 

                                                                                                         
Ülke şampiyonu olan Yekta doğup büyüdüğü yarış atı çiftliğine geri dönünce coşkulu bir şekilde karşılandı. Çiftlikteki yarış atları bahçedeki televizyondan yarışı izlemişler ve Yekta’nın birinciliğine çok sevinmişlerdi. Yekta birkaç ay sonra özel uçakla İngiltere’ye Küfür Yasakürüldü. Yakında Avrupa şampiyonası vardı ve Yekta bu yarışta ülkesini temsil edecekti. Yekta sıkı bir antrenman programına alındı. Yaptığı her antrenman onun derecesini giderek geliştirmesine ve daha hızlı koşmasına yol açıyordu. Şampiyonaya birkaç gün kala Yekta’nın Avrupa rekorunu zorlar hale gelmesi sahibini sevindirmişti. Ama Yekta’nın durumuna sevinmeyenler de vardı. Tribünlerde Yekta’yı dişlerini gıcırdatarak seyreden birkaç kişi onun ölüm fermanını imzalıyordu:

“ Yekta, Yekta dedik aldık başımıza belayı. Yarış atı değil sanki fırtına. Yaptığı şu dereceye bak. Son adımını biraz çabuk atsa Avrupa rekoru olacak. “

“ Ne demezsin. Bu sadece bir antrenman koşusu. Yalnız koşuyor, kendisini zorlayan rakibi yok. Esas yarış olsa kesinlikle geçilmez. Şu anda Avrupa’daki en iyi yarış atı Yekta. “ 

Bir üçüncü kişi ise:  “ Bizim at Yekta’yı  geçemez. O zaman ha ikinci olmuşsun, ha sonuncu. Yekta yarışa girmese biz birinci oluruz. Bu gece Yekta’ya bir iğne vurursak ölür gider. Birincilik ödülünü alır, harcarız.  Hem ülkemizin reklamı olur. Reklam işi ülkeye döviz kazandırır. “

“ Tamam, bu gece üçümüz Yekta’nın durduğu yere gireriz. Hepimizin elinde birer zehirli iğne. Yekta birimizden kaçsa ötekine yakalanır. “

Gecenin ilerleyen vakitlerinde Yekta bir iç sıkıntısı yaşıyordu. Huzursuzdu. Huzursuz olması, onun uyumasını engelliyordu. Derinden gelen ayak sesleri duydu. Bu saatlerde bakıcılar ahıra girmezlerdi. Yoksa gelenler yabancı mıydı? Amaçları ne olabilirdi? Yekta yine de aklına kötü şeyler getirmedi. Bekledi. Biraz sonra ellerinde sopalarla, iğnelerle üç kişi karşısına dikilince ürperdi. Korktu. Zalim adamlar aniden harekete geçerek bütün suçu iyi bir yarış atı olmak olan Yekta’ya sopalarla acımadan vurmaya başladılar. Canı yanan Yekta birkaç adım gerileyince arkası duvara dayandı. Adamlar, Yekta’nın üstüne çullanınca sert tepkiyle karşılaştılar. Yekta şaha kalkarak güçlü ön ayaklarını adamlardan birinin kafasına indirdi. Adam, boş çuval gibi yere düştü. Yekta geri dönerek arka ayaklarını savurdu. Darbe hedefini bulmadı ama iki adam niyet bozarak yerde yatan arkadaşlarını sırtlayıp olay yerinden uzaklaştılar.

Yekta daha sonra yerdeki sopaları ve iğneleri bir torbaya koyup çöpe attı. Olanların kimse tarafından bilinmesini istemiyordu. Kötülükler yayılmamalıydı. Dünyada kötülükler iyiliklerden daha çoktu. Kötülük yapmak kolaydı, zor olan iyilikti. Yekta şimdi zoru başarmıştı. Adamlar kaçmıştı. Belki bir daha kimseye kötülük yapmazlardı. Tekme yiyen adam yaşıyor muydu? Bunu bilemezdi. Adam yaşasa bile insanlar Yekta’yı kısa bir süre de olsa gözetim altına alırlardı. Bir, iki gün antrenman yapmamak, Yekta’nın Avrupa şampiyonu olamaması demekti. Bu durum Yekta’yı psikolojik olarak çökertirdi. Geride ondan birincilik bekleyen koskoca bir ülke vardı. Milyonlarca insanın hayali gerçek olmazdı. Yarış atı çiftliğinde arkadaşları vardı. Kendisine fikir bakımından büyük destek olan can arkadaşları. Ülke şampiyonluğu ödülünü de arkadaşlarına verecekti. Güzelim altın kupalar iki tane olacaktı.

Avrupa şampiyonasında Yekta taktik gereği ilk 300 metreyi orta sıralarda geçti. Yavaş yavaş temposunu artıran Yekta 1000 metre geçilirken az bir farkla öndeydi. Son 500 metreye dört at yan yana girdi. Yarışın bitmesine 50 metre kala bir aralık dördüncü duruma düşmesine karşın, hınçla ileri atılarak ciğerlerini parçalarcasına gayret gösterdi ve yarışı kazandı. Yekta, Avrupa Şampiyonu olmuştu. Yekta, ülkesinde coşkulu bir şekilde karşılandı. Gazete, radyo ve televizyon haberlerinde hep Yekta vardı. Avrupa’daki yayın kuruluşları da Yekta’dan  bahsediyordu. Aylar sonra Yekta’yı Amerika’da görüyoruz. O. New York’ta  yapılacak Dünya Şampiyonası için buraya getirilmişti. Otoriteler tarafından birinci olmasına kesin gözüyle bakılan Yekta, ne yazık ki, Avustralya şampiyonuna geçildi ve ikinci oldu. Ödül töreninde Dünya ikincisi Yekta gümüş madalya boynuna takılırken neşeliydi. Kolay değildi, bir yıldır pek çok yarış kazanmış, hep birinci olmuş, hiç geçilmemişti. Dünyanın en hızlı koşan ikinci yarış atı olmak nice yarış atının hayallerinin bile ötesindeydi. Gerçi Dünya ikinciliği imkansız değildi ama çok zordu. Yekta bu çok zoru başarmıştı.

Birkaç gün sonra Yekta’yı sıkıntı basmaya başladı. Geçen günler ona başarısını benimsetiyor, birinci  olamamanın verdiği üzüntüyü artırıyordu. Giderek artan üzüntüye dayanamayan Yekta, New York’taki  yarış atı çiftliğinden kaçarak Appalaş  Dağları’na  gitti. Yekta, Appalaş Dağları’nda  gezerken ilerdeki çimenlikte otlayan vahşi atlar gördü. Bunlar Mustang atlarıydı. Yekta, onların yanına giderek: “ Merhaba, beni de aranıza alır mısınız?  “ diye sordu. Mustangların başkanı olan Gera: “ Olur tabi, gel katıl bize arkadaş “ dedi. Yekta, Mustangların arasına katılıp, onlarla birlikte otlamaya başladı. İyiydi, güzeldi buralar, Mustanglarla kaynaşıverdi. Aradan bir saatten fazla zaman geçmişti. Başkan Gera, on kilometre ilerdeki çamlığa gidileceğini söyleyip, haydi, dedi ve koşmaya başladı. Yekta’nın katılmasıyla sayısı yirmiye ulaşan at sürüsü hızla yol alıyordu. Mustang atlarında en güçlü olan ve en hızlı koşan sürüye başkan olurdu. Orta sıralarda koşsun, sürüye başkan olsun? Böyle şey olmazdı. Sürü başı geçildi mi, başkanlığı kaybederdi. Şimdi Gera farklı şekilde önde koşuyordu. Diğer atlar Gera’ya yetişmek için çaba sarf ediyorlardı.

Yekta ise, hep son sıralarda koştu. Çamlığa varıldığında sadece iki atı geçmişti, yani Yekta 18. olmuştu. Yekta bunu kabullenmek istemedi. O, bir yarış atıydı ve kum veya çim pistte koşmaya alışkındı. Başkan Gera, on kilometre ilerdeki çamlığa gidiyoruz deyip fırlamış, diğer atlar da, onun peşine takılmıştı. En son koşmaya başlayan ise, ne oluyor, ne çamlığı diye düşünmesine bile fırsat kalmayan Yekta’ydı. Gerçi çim üstünde de uzun süre koşmuşlardı ama sonra taşlık bir araziden geçmişler, daha sonra çalılık ve ağaçlık bir yerde koşmak zorunda kalmışlardı. Mustanglar, daha önce defalarca gidip geldikleri bu yolu ezberlemişlerdi. Taşlıkta koşarken nereye basılması gerektiğini, çalılıktan, ağaçlıktan geçerken hangi yolun kestirme olduğunu biliyorlardı. Yekta bu sebeplerden dolayı her kilometrede bir adım gerilese on kilometrede on adım gerileyeceğini düşündü. Zaten Gera ile arasındaki fark işte o kadardı. Yekta, bir daha yarış pistlerine dönmedi. Hep dağlarda Mustanglar arasında kaldı. Geçen zaman genç Yekta’nın gücüne güç kattı ve Gera bir gün Yekta tarafından geçildi. Mustanglara başkan olan Yekta uzun yıllar başkan kaldı.

SON
Yazan: Serdar Yıldırım



7  Kralforumcu Genel / Şiir Edebiyat / Bir Sen Misin Yalnız Kalan : 12 Aralık 2007, 14:19:45 Çrş


Hayat bu belli olmaz bakmaz gözünün yaşına
Göz dikerler aşına
Akşamlarda kendini avutmaya çalışırken
Çekilmemiş çilelerle sevilmeyen dostlar gibi
Sen de yalnız kaldıysan, yapayalnız kaldıysan
Şu kocaman dünyada bir sen misin yalnız kalan
Sanki bir sen misin yalnız kalan.
   
Özlem bu belli olmaz dinmez başının ağrısı
Can yüreğin parçası
Sevilmeyi arzulayıp kimseleri sevmemişken
En acılı günlerinde aşık olup mecnun gibi
Sen de hasret çektiysen, kavuşmak istediysen
Şu kocaman dünyada bir sen misin hasret çeken
Sanki bir sen misin hasret çeken.

Zaman bu belli olmaz solmaz çiçek açmadan
Tut yanından kaçmadan
Nice nice umutları benliğinde var etmişken
Ömrü sabretmekle geçmiş bir garip yoksul gibi
Sen de gülemediysen, gülmeyi bilmiyorsan
Şu kocaman dünyada bir sen misin gülemeyen
Sanki bir sen misin ağlayıp da gülemeyen.

Yazan: Serdar Yıldırım
                                         

8  Kralforumcu Genel / Hikaye, Efsane Garip Olay / Zavallı Çoban : 11 Aralık 2007, 20:05:01 Sal

Bundan yıllarca önce, köyün birinde yetim bir çoban yaşarmış. Anası, babası, kimi kimsesi yokmuş. Sabahları gün ağarırken kalkar, ekmeğini, soğanını, peynirini,  kavalını  torbasına koyar, koyunlarını evinin yanındaki ağıldan çıkarır, eline sopasını alır,  köpeği Karabaş’ la birlikte erkenden yola çıkarmış. Çimenin, çayırın bol olduğu yerlerde koyunları otlatır, öğle üzeri dere kenarında oturup yemeğini  yedikten  sonra  kendi  yaptığı  kavalı  çalar,  türkü  çağırırmış. Akşamüstü gün kararırken  koyunları  toplar,  evine  geri  dönermiş.  Bu  böyle haftalarca, aylarca sürmüş.

Bir gün sabah erkenden koyunlar önde, kendisi arkada giderken  yol  kenarında sırma  saplı,  altın  yaldızlı  bir  kaval  bulmuş.   Kavalı  yerden  almış,  öttürmüş,  sesi  pek  hoşuna  gitmiş.                 
“ Bizim köyden kimsenin böyle kavalı yoktu. Herhalde yabancı birisi düşürmüş olacak, diye düşünmüş.   Kavalı ben buldum, benim oldu  “ demiş. Eski kavalı atmış, yeni kavalı çalmaya başlamış. Daha sonraki günlerde işleri  ters  gitmeye  başlamış.  Koyunlarını  hastalık  kırıp geçirmiş. Elli koyundan iki ay içinde beş koyun kalmış. Zavallı çoban  çok  sıkıntılı  günler geçirmeye başlamış. Koyun sütü içemez, peynir  yapıp yiyemez, soğan bile alamaz  duruma gelmiş. Ekmeğe su katık eder olmuş. Bizim koyunlar da hastalanmasın diye komşuları gelip gitmez olmuşlar.

Bir gün  öğle vakti yemeğini yedikten sonra sırma saplı, altın yaldızlı kavalı çalarken uykuya  dalmış. Saatler sonra  köpeği  Karabaşın  havlamasına  uyanmış. Bakmış  kalan  beş  koyunu kurtlar Küfür Yasakürüyor. Sopasını kaptığı gibi kurtların peşine düşmüş, yetişememiş. Yorgun  argın, üzgün, perişan bir şekilde uyuyup kaldığı yere  dönmüş. Başlamış  dövünmeye,  söylenmeye:

“ Vah benim kara talihim, kötü kaderim, alınyazım. Ne  güzel  bir  sürü  koyunum  vardı.  Ne güzel geçinip gidiyordum. Hastalık aldı Küfür Yasakür hepsini.Bari şu beş koyunu  kurtlar kapmasaydı.   
Kuru ekmeğe de razıydım…Vay benim yoksulluğum, vay benim alınyazım..”  diye  dövünüp ağlarken  aniden yan tarafında;

“ Zavallı Çoban  neden kadere bu kadar isyan edersin? Kader hep kederle gelir, bilmez misin? Yoksulluk alınyazısı değildir  “  diyen tatlı bir genç kızı  duymuş. Çok şaşırıp ayağa  kalkmış, etrafına bakınmış, kimseler yokmuş. “ Öyleyse bu ses nereden  geldi? “ diye düşünmüş. Yine aynı genç kız sesi: “ Zavallı Çoban, ben kavalın  içindeyim  ” demiş.  Bunun  üzerine  çoban:  “ Kavalın içinde misin?..Kaval konuşur mu?..Hem oraya nasıl girdin?  ” diye sormuş.

Genç kız sesi:

“ Ben bu ülke padişahının kızı Prenses Nazlı’yım. Saray büyücüsü herkese kötülük yapmaya başladığı için  babam büyücüyü saraydan kovdu. Saray  dışında  gezintiye  çıktığım  bir  gün büyücü  intikam almak için  muhafızlarımı öldürüp beni kaçırdı. Kara ormandaki kulübesinde bana sihirli şerbetler içirtip büyü yaptıktan sonra  beni bu kavalın içine hapsetti. Sonra da “Bu  kavalı bulup çalanın işleri rast gitmesin, her şeyini kaybetsin  ” diye beddualar etti.Büyücünün  büyüyü her gün dua ederek aynı seviyede tutması gerekiyordu.Herhalde benim konuşabilmem  büyücünün  son günlerde dua  etmeyi  unutmasından  meydana  geldi. Bu  büyücünün  büyük  işler  peşinde  olduğunu,  babamı  tahtından  indirip  yerine  geçtikten  sonra   komşu  ülkelere saldırıp, savaş çıkarmayı planladığını gösteriyor. Şimdi beni saraya Küfür Yasakür..” 

Zavallı Çoban  kaval elinde, yanında köpeği Karabaş’ la  beraber   günlerce  yol  yürüdükten sonra  başkente  varmış. Tahta  bir  sandığın  içine  kavalı  koymuş.  Saraya  gitmiş.  Prenses Nazlı’ dan haber getirdiğini söyleyince  padişahın huzuruna çıkarmışlar. Zavallı Çoban  tahta sandığı masanın üstüne koymuş. Sandıktaki kaval konuşmaya başlamış: 

“ Baba, ben Prenses Nazlı’ yım. Saraydan kovduğun büyücü beni kaçırdı, büyü yaptı ve beni   bu sandığın içindeki kavala hapsetti.  Kara ormandaki kulübesinde yaşıyor. Büyük kötülükler  planlıyor. Ancak büyücünün ölmesi beni eski halime döndürebilir. Bu sandığı odama çıkarın. Zavallı çoban büyü yüzünden çok sıkıntı çekti, her şeyini kaybetti.  Kendisini yedirin,  içirin, giydirin; iki kese de altın verin, rahat etmesini sağlayın..”

Padişahın  ilk  şaşkınlığı  geçtikten  sonra   komutanına  gerekli  emirleri  vermiş.  Komutan    askerlerle birlikte gidip  büyücüyü kara ormanda yakalayıp öldürmüş. Büyücünün ölmesi ile büyünün tılsımı bozulmuş. Büyü yeni dualarla beslenemediği için  Prenses Nazlı  birkaç gün sonra  altın yaldızlı kavalın içindeki hapis hayatından kurtulmuş. Eski  haline  dönmüş,  genç ve dünya güzeli bir kız olmuş. Zavallı  Çoban   sarayda  okuma-yazma  öğrenmiş,  bilgi  ve  becerisini  geliştirmiş.  Devlet yönetimi hakkında kitaplar okumuş, dersler almış. Sonraki yıllarda yaşlı padişah vefat edince  Prenses Nazlı “ Kraliçe “ olmuş, Zavallı Çoban’ a  “ Vezir “ lik  rütbesi vermiş.  Vezirçoban, ülkenin ilerlemesine, yoksulluğun azalmasına, insanların hakça ve mutlu olarak yaşamalarına çalışmış.

Yazan:  Serdar  Yıldırım
9  Kralforumcu Genel / Hikaye, Efsane Garip Olay / Titrek Tavşan : 11 Aralık 2007, 20:02:31 Sal


Ormanda her gün  kurulmakta olan tavşanlar pazarı, havanın kararmasıyla birlikte, dağılıyordu. Sergisini toplayan tavşan pazar yerini terk edip  gidiyordu.  Vakit  geç  olup  da  pazar  yerinde tavşan kalmayınca bir tavşan pazara gelirdi. Sırtında  boş  çuvalıyla  ve  bu  boş  çuval  tezgah altlarında kalmış, kıyıya köşeye atılmış, satılmamış havuçlarla ve  bazı  yiyeceklerle  dolacaktı. Daima gölgelerden, acaba bir gören olur mu korkusuyla, yorgun  ve  titrek  adımlarla.  İşte  bu tavşan  yoksul, yetim, garip  bir  tavşandı. Adı Titrek Tavşan’dı.  O,  böylesine  bir  düşkünlük içinde olmanın çıkar yol olmadığını biliyordu. Fakat çaresizdi. Bir yuvası vardı, bu yuvada iki de oda. Bu odalardan birinde çok sevdiği Pembe Tavşan ve  iki  yavrusuyla  birlikte  kalıyordu. Diğer odada ise havuç yetiştiriyordu. Artık ne kadar  havuç  yetiştirebilir   bunu  tahmin  etmek zor olmasa gerek.Havuçlar olgunlaşınca Titrek Tavşan bunları satacak ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışacaktı.

Bir gün Titrek Tavşan, ormanın karşısındaki tepeye doğru yürüyüşe çıkmıştı.Tepenin gerisinde  deniz görünüyordu. Sahil yakındaydı. Birden kumların üzerinde bir martı  dikkatini  çekti. Bu martı, kanadı kırık, yaralı bir martıydı. Uçamıyordu. Oldukça zor durumdaydı. Çünkü  çevresi sekiz tane yengeç tarafından kuşatılmıştı. Kanadı kırık, yaralı martı, yengeçlerle  amansız  bir ölüm kalım savaşına girmişti. Kurtulmak için ileri atıldıkça önü bir yengeç tarafından kesiliyor ve  yengeç korkunç kıskacıyla martıyı yakalamak istiyor, fakat martı, canhıraş feryatlarla  karşı   koyuyor, gitgide tükenmekte olan gücüyle hayatını savunuyordu.

Titrek Tavşan, bu durumu görmezden gelemezdi. Tüm cesaretini toplayıp martının yardımına koştu.Yengeçler daha ne olduğunun farkına varamadan, martıyı kucağına aldığı gibi, bir keklik gibi sekerek, onların aralarından sıyrıldı. Hızla koşarak olayı ilk gördüğü tepeye  çıkan  Titrek Tavşan, kucağındaki martının bayılmış olduğunu fark edince,  onun  iyi  bir  bakıcıya  ihtiyacı olduğunu düşünerek, balıkçı Ziya Kaptan’ın yaşadığı deniz kıyısındaki kulübeye geldi. Martıyı Ziya Kaptan’a teslim eden Titrek Tavşan, yuvasına geri döndü.

Aradan bir ay geçti. Geçen zamanla birlikte havuçlar  olgunlaşmıştı. Titrek Tavşan,  havuçları pazarda sattı. Kendine, Pembe Tavşan’a  ve  yavrularına  elbise  aldı.  Ne  zamandır  hep  aynı elbiseleri giymekten bıkmıştı,  rengi  solmuş,  yamalı  elbiseleri…Yoksulluk  ömür  boyu  mu sürecekti? Hep böyle yoksul mu kalacaklardı? Yoksulluğun bir çaresi yok muydu? Eğer varsa bu çare neydi? Hani Titrek Tavşan yuvasının  bir  odasında  havuç  yetiştiriyordu  ya  şimdi  o odada havuç kalmamıştı. Çünkü, havuçlar satılmıştı. Titrek Tavşan, buradaki toprağı şöyle bir alt-üst etti. Havuç tohumu attı. Suladı. Artık iş zamana kalmıştı. Nasılsa zaman geçecekti.Elbet  bir gün gelir bu havuçlar da olgunlaşırdı.

Titrek Tavşan, bir sabah havuç yetiştirdiği odaya girince  hayretler  içinde  kaldı.  Gördüklerine inanamıyordu. Toprağın üstündeki olgun havuç yaprağıydı. Ama nasıl olurdu daha tohum atalı on gün bile olmamıştı. Bu kadar kısa sürede havuç yetişmesi olanaksızdı. Yaprak olgunlaşmıştı tamam da bakalım toprağın içinde havuç var mıydı? Orayı eşeledi, burayı eşeledi.Aldı havucun birini dişledi,  aldı  bir  başka havucu  daha  dişledi,  tuttu  bu  iki  havucu  yedi, bitirdi. Enfesti havuçlar, tatlıydı. Titrek Tavşan bu havuçları da pazarda sattı. Memnundu yuvasına  dönerken, çünkü iyi kazanmıştı. Daha sonraki günler de   birbirinin  tıpatıp  benzeri  şekilde  geçti. Titrek Tavşan havuçları pazarda satıyor, ertesi gün, yine oda havuç dolu oluyordu.

Bir akşamüstü Titrek Tavşan’ın kafası bu konuya  takıldı. Nasıl oluyordu da,  tohum  atmadığı
halde, toprakta havuç bitiyordu ve bu havuçlar bir  gecede  olgunlaşıyordu?  Bu  soruların  bir açıklaması olmalıydı ve ne oluyorsa gece  oluyordu. Demek ki, geceleri bir  şeyler dönüyordu havuç yetiştirdiği odada. Titrek Tavşan  hemen kararını  verdi. O gece,  odada  sabaha   kadar bekleyecek ve ne olup bittiğini anlayacaktı. Akşam yemeğini yedikten sonra, havuç yetiştirdiği odaya  geçti.  Kapıyı  kapadı.  Kapının  yan  tarafına  koyduğu  sandığın  içine  girdi.  Sandığın tahtaları arasındaki deliklerden, odanın her tarafı rahatça görünüyordu. Titrek Tavşan dikkatini tam  karşıdaki  pencereye  verdi.  Yerden  oldukça  yüksekte  olan  bu  küçük  pencere  odanın havalandırılması için kullanılıyordu.

Vakit gece yarısı  olmuştu. Aniden dışarıdan kanat sesleri duyuldu. Bir martı pencereden odaya girdi.Ayaklarının arasında küçük bir torba vardı. Martı, bu torbadaki havuç tohumlarını toprağa  serpiştirdi.İşini bitirdikten sonra pencereden uçup, gitti. Zamana karşı şartlandırılmış tohumları toprak hemen kabul edecek ve her geçecek bir saatte bu tohumlar on gün geçirmiş olacaktı.
Titrek Tavşan, vefakar martıyı hemen tanıdı. Bu martı, birkaç ay önce, yengeçlerin parçalamak istedikleri  kanadı kırık, yaralı martıydı. Demek ki,  Ziya Kaptan  yaralı martıyı iyileştirmiş  ve kurtarıcısının  kim  olduğunu  söylemişti. Martının,  Titrek  Tavşan’a  can  borcu  vardı  ve  bu borcunu cana can katarak ödüyordu.

Titrek Tavşan, birkaç gün sonra bir kamyonet satın aldı ve yetiştirdiği havuçları bu kamyonetle pazara Küfür Yasakürmeye başladı. İki yavrusu da zamanla büyümüşler,  genç  birer  tavşan  olmuşlardı. Onlar da babaları Titrek Tavşan’la birlikte pazara gidiyorlardı. Titrek Tavşan, yol  boyunca  şu şarkıyı söylüyordu:

“ Benim adım Titrek Tavşan
Ben, pazarda havuç satarım
İşte yanımda şimdi yavrularım
Ben, onlarla gurur duyarım
Her gün pazara gideriz biz
Tavşanlara havuç satarız..”

Bazı günler kamyonetin peşi sıra  bir martıyı  uçarken  görüyordu  ve  yavaşlıyordu.  Az sonra, kamyonetle martı bir hizaya geliyor ve  martı  ile  Titrek Tavşan  selamlaşıyordu. Daha  sonra martı hızını arttırıyor ve ileri doğru uçup gidiyordu. Titrek Tavşan ile martı böyle uzaktan uzağa bir birlikteliği  uzun  süre  sürdürdüler. Fakat  bir kez olsun bir araya gelip konuşamadılar. Bunun nedenini biz bilemeyiz. Belki de böylesi daha iyi  oluyordu.  Onlar  gönüllerince  mutluydular,  huzur  doluydular.  Onların   mutluluğunu engellemek bize yakışık almaz.

Yazan:   Serdar  Yıldırım
10  Kralforumcu Genel / Hikaye, Efsane Garip Olay / Karagöz İle Hacivat - 3 Hikaye Birarada : 02 Kasım 2007, 16:03:43 Cum
                                               KARAGÖZ  İLE  HACİVAT


Karagöz’e  Mısır’daki  amcasından bir sandık altın miras kalır. Bunun üzerine Karagöz yakın arkadaşı Hacivat ile beraber bir ticaret gemisine binip Mısır’a  giderler. Miras işlemlerini hallettikten sonra yine bir ticaret gemisine binip geri dönerler. Ama  Marmara  Denizi’nde kürekçilerin isyanı sırasında su alan gemiden yolcular kayıklara binerek kurtulurlar. Karagöz ile Hacivat  altın dolu sandıkla Mudanya kıyılarına, bindikleri kayıkla ulaşırlar ama sahilde konuşmaya daldıklarından iskeleye iyi bağlamadıkları kayık dalgalara kapılır ve gözden kaybolur. Daha sonra bir at arabasına binerler ve Bursa’daki  evlerine dönerler. Bırak bir sandık altını ceplerindeki para da bitmiştir. İş bulup çalışarak para kazanmaları gereklidir ama nasıl bir iş?  Onlar aralarında bu konuyu konuşurken tatlı bir sohbete dalarlar. Giderek sohbet koyulaşır, şakalaşmalar artar.

Karagöz: “ Sence nasıl bir iş tutayım  Hacivat. Ama tutacağım iş de az emek harcayıp çok para kazanayım. “

Hacivat:  “ Öyle iş olmaz  Karagözüm. Ne demek az emek çok yemek. Az emek az yemek. “

Karagöz:  “ Sen de amma yaptın be Hacıcavcav. Bana az yemek vere vere açlığa mı alıştıracaksın. Biraz insaflı olsan da tabağımı dolmayla doldursan. Pek severim dolmanın yanına köfteyi, ondan sonra pilavı ve şamtatlıyı. “

Hacivat: “ Bu kadar yeter mi Karagözüm?  İstersen nohuttan, musakkadan, makarnadan ve cacıktan da alsan.”

Karagöz: “ Onları sen ye Hacıcavcav. Benim istediklerimden ikişer porsiyon olsaydı, o yemeklerden birazı sabaha kalsaydı, ne güzel olurdu. “

Hacivat: “ Tamam Karagözüm, bu istediklerin olur olmasına da, çok çalışırsan, çok kazanırsan, bu yemeklerden yersin. “

Karagöz: “ Ahh. Ah. Keşke kayığı iyi bağlasaydık ve altınlar kaybolmasaydı. Altınları bozdurur bozdurur  harcar, yer içerdik. Keyifli bir hayat sürerdik. “

Yazan: Serdar Yıldırım

                                   KARAGÖZ İLE HACİVAT: HACİVAT’IN ATI

Hacivat’ın son zamanlarda işleri iyi gider. Çok para kazanır. Bu birikimi değerlendirmek için, bir yarış atı satın alır. Girdiği her yarışı kazanan meşhur bir at: Küheylan. Olayı duyan Karagöz, Hacivat’ın evine gidip kapıyı çalar. Hacivat pencereye çıkar ve sorar: “ Buyur Karagöz’üm, bir şey mi istemiştin? “

Karagöz: “ Evet Hacivat, bir şey istemiştim. Duyduğuma göre, Küheylan’ı satın almışsın. Onu bana satar mısın? “
Hacivat: ” Neden olmasın Karagöz’üm. İyi bir fiyat verirsen satarım. De bakalım, ne veriyorsun? “
Karagöz: “ Hı?..”
Hacivat: “ Yani kaç para verirsin? Küheylan’ı kaça alırsın? “
Karagöz: “ On altın veririm. Sattın mı? “
Hacivat: “ Dur bakalım, Karagöz’üm. Hemen sattın mı olur mu? Bir pazarlık yapalım, değil mi? “
Karagöz: “ Nazarlık taktırırım, Küheylan’a. Anlaştık o zaman. “
Hacivat: “ Yapma Karagöz’üm. Alışverişi oldubittiye getirme. On altına Küheylan mı satılırmış? Çık biraz, çık çık. “

Hacivat’ın ne dediğini tam olarak anlayamayan Karagöz evin merdivenlerini çıkmaya başlar. Sonunda, burnu kapıya dayanır.
Hacivat: “ Çık Karagöz’üm, çık çık. “
Karagöz: “ Kapıya kadar çıktım. Daha fazla çıkamıyorum. “
Hacivat: “ Ben sana merdivenleri çık demedim. Fiyatta çık, yani on altın dedin ya onu arttır, yirmi de, otuz de. “
Karagöz: “ Yirmi, otuz. “
Hacivat: “ Çık, çık. “
Karagöz: “ Elli, altmış. “
Hacivat: “ Çık, çık. “
Hacivat’ın çok para istemesine kızan Karagöz bağırır: “ Çık çıkı, çık çık. Sanki zil takıp oynuyorsun. Bre Hacivat, sen ne istiyorsun bu ata, onu söyle bakalım. “
Hacivat: “ Bak Karagöz’üm, ben atı yüz altına aldım. Üstüne kar da koy.Yüzü geç, yüzü geç.”
Karagöz: “ Yüzgeç balıklarda olur, alık. “
Hacivat: “ Hemen sinirlenme Karagöz’üm. Şunun şurasında ne güzel pazarlık yapıyoruz. Bak Karagöz’üm, Küheylan’ı sana veririm ama yüz yirmi altınını alırım. Bir kuruş aşağı olmaz. “
Hacivat’ın konuşmasına içerleyen ve Küheylan’ı alamadığına üzülen Karagöz, Hacivat’a küser. Bir hafta ne Hacivat’ın evinin önünden geçer, ne de onunla konuşur. Daha sonra iki eski dost tekrar barışırlar.

Yazan: Serdar Yıldırım


                                 KARAGÖZ İLE HACİVAT:  İBİŞ’LE DOMUZ AVI

Karagöz ile Hacivat, yanlarına İbiş’i de alıp, Uludağ’a  domuz avına çıkarlar. Önceleri ellerde ok ve yay, kaşlar çatılmış, bakışlar keskin ormanda domuz ararken, sonraları yorgunlukla birlikte ok yaydan, kaş kaştan, bakışlar keskinlikten sıyrılır. Sıkıntıyı azaltmak için Karagöz’ün anlatmaya başladığı av hikâyeleri başına bela olur, çünkü anlattığının hep bir numara büyüğünü İbiş’ten duymak, Karagöz’ün giderek daha çok sinirlenmesine neden olur. Karagöz, İbiş’i uçurumdan aşağı atmakla tehdit eder.

İbiş: “ Tamam, beyabi. Kızma bana. Ben de bundan sonra konuşursam iki olsun. Şimdi rahat rahat istediğini anlat. “
Karagöz: “ Bre İbiş, sussana artık. Bir daha sana av yok. Hacivat, İbiş’i ava giderken yanımıza alalım demek yok artık. Bu son. “
Hacivat:  “ Merak etme Karagözüm. Sen kalbini serin tut. Hiçbir ava İbiş’i Küfür Yasakürmeyiz. “
Daha sonra Karagöz ile Hacivat ve İbiş domuz aramaya devam ederler, fakat ortalıkta hiç domuz yoktur. 

Hacivat: “ Sabahtan beri arıyoruz, bir domuz bile göremedik. Hayatımda böyle bir şey ne gördüm, ne de duydum. “
Karagöz: “ Göremeyiz tabi, bu İbiş yanımızdayken. Bunun sesini duyan domuz karşı dağa kaçıyor. İki ok atmış, üç domuz vurmuş. Anlatsana o hikâyeyi bir daha. “
Hacivat: “ Aman Karagözüm, sinirlenme. İbiş o hikâyeyi anlattı, geçti. Ben inanmadım. Senin anlattığın hikâyeler daha bir inandırıcı oluyor. “
Karagöz: “ Doğru, çünkü ben olmuş olayları anlatıyorum. Yıllar önce gençken köyden arkadaşlarla domuz avına gittiydik. On kişiyiz. Ormanda büyük bir domuz sürüsünü tuzağa düşürdük. Etrafını kuşattık. Baktı domuzlar kaçış yok, birer birer yanıma geldiler. Ben de çaldım bıçağı boyunlarına, yirmiden sonrasını sayamadımdı. “
Hacivat: “ Hah hah ha.. İlahi Karagözüm. Sen de değme avcılara taş çıkartırsın. Avcılıkta, atıcılıkta benden ilerdesin. “
İbiş: “ Benim de yıllar öncesinden bir domuz avı hikâyem vardı, ama beyabi kızar diye anlatamıyorum. “
Hacivat: “ Yeni bir domuz hikâyesi ha. Ama anlatma. Karagöz’ü kızdırmayalım. Keşke demeseydin. Merakta bıraktın beni, İbiş. “
Karagöz: “ Ben de meraklandım. Bana bak İbiş, destekli atarsan kızmam, ama desteksiz atarsan ben seni uçurumdan atarım bilmiş ol. “
İbiş: “ Tamam beyabi ve Hacıabi. Atışlar destekli olacak. “ İbiş, konuşmasına devam eder ve ben sekiz yaşındayken der. Karagöz’ün ayağa kalktığını gören İbiş ağız değiştirir. “ Yani on sekiz yaşındayken demek istedim. “

Bunun üzerine Karagöz: “ Hah öyle söyle. Beni kızdırma. Şimdi devam et. “
İbiş: “ Manda kadar bir domuz bizim tarlalara dadandıydı. Tarlada mısır, bağda üzüm    bırakmadıydı. Ye babam ye. Baktık yedikçe doymaz bu domuz, yakında ağaçları da yer. Babam, dedem, amcam, yeğenlerim ve ben tarlada, bağda nöbete durduk. Ben bağda bekliyorum. Bir gün öğle vakti domuz bağa girdi. Zönk zönk deyip yürüyüp geliyor. Yakaladım domuzu suratına iki tokat, başladı domuz ağlamaya. Bir yandan da,” Abi, ben sana ne yaptım? Neden vuruyorsun?” diye vızırdıyor. Ben de bağırdım. Bak şu bağdaki üzümleri ben mi yedim. Başkasının üzümünü nasıl habersiz yersin. Ben böyle bağırdım ama domuz ne dese beğenirsiniz. Ne yapayım, açım, abi. Yemeseydim de açlıktan ölse miydim? O gün domuzu bıraktım. Bir daha  onu oralarda gören olmadı. Çok uzaklara gitmiş olmalı. “
Karagöz: “ Bre densiz, yine desteksiz attın. Ben seni uçurumdan atayım da gör “ diyen Karagöz, İbiş’in üstüne yürür. Bunun üzerine İbiş kaçar, gider. Daha sonra Karagöz ile Hacivat başka olay olmadan evlerine dönerler. 

Yazan: Serdar Yıldırım


11  Kralforumcu Genel / Hikaye, Efsane Garip Olay / Ot Yiyen Kaplan : 20 Ekim 2007, 08:29:24 Cts

Genç kaplan kafesinde, demir parmaklıklar ardında, sinirli ve hızlı adımlarla gidip geliyordu.  Nedense bugün yüreğini sanki dikenli tel halatıyla sıkıyorlardı. Bu kafese kapatıldığından beri güneş birçok kereler doğup batmıştı. Bir aylık ya vardı ya yoktu. Ormanda  gezintiye  çıktığı gün avcılar yakalayıp bu hayvanat bahçesine satmışlardı. Daha o zamanlar boyu irice bir kedi boyu kadardı.Zamanla gelişip güçlendi.Kafesi dar değildi,ama o burada yaşamak istemiyordu. Özgür olmak, adını bile unutmaya başladığı,  hayali  gözlerinin  önünden  gitmeyen  ormana kavuşmak, hayatına kendisi  yön  vermek  istiyordu. İnsanlar  akın  akın  geliyorlar,  kafesin önünde durup dakikalarca, hayranlık dolu bakışlarla kendisini seyrediyorlardı.

O akşamüstü ziyaretçilerin azaldığı zamanda bakıcı kafesi temizleyip, yıkadı. Akşam yemeği olarak yarım koyunu kafesin içine bıraktı. Kapıyı  kilitledi, gitti.  Bakıcısı  kapıyı  kilitleyip giderken, genç kaplanın beyninde bir şimşek çaktı. Kilidin  yuvasına  oturuşu  ve  anahtarın çevrilirken çıkardığı ses alışılmışın dışındaydı. Oldukça hassas kulakları  onu  yanıltmıyorsa, kapı tam olarak kilitlenmemişti. Kafese bırakılan eti yedikten sonra, her zamanki voltalarına başladı. Ziyaretçiler tekrar  çoğalmaya  başladılar.  İnsanlar  akşam  yemeklerini  yemişler, eğlenmek, dinlenmek için parklara, bahçelere gidiyorlardı. Genç  kaplanın  yüreğini  saran sıkıntı gitmiş, gitmiş kilidin anahtar deliğinde sıkışmış kalmıştı. Gece yarısı, biraz da şansı yardım ederse, kafesten kaçıp ormanına, özgürlüğüne koşmayı deneyecekti.

Hava iyice kararmış, vakit gece yarısını geçeli çok olmuştu. Görünürde kimseler yoktu. Genç kaplan güçlü  pençeleriyle  kapıya  hızla  asıldı.  Tam  olarak  kilitlenmemiş  kapı  açılıverdi. Kafesten süratle dışarı fırladı. Sağ yola saptı